YENİDEN OSMANLI- I: AYASOFYA VE İDRİS KÜÇÜKÖMER

Memleketimizde hakim olan yoğun cehalet ortamında tartışmalar da goygoyculuk ve kakafoniden öteye geçmiyor.

Memleketimizde hakim olan yoğun cehalet ortamında tartışmalar da goygoyculuk ve kakafoniden öteye geçmiyor. Cehaletle kastımız “ne bilmediğini bilmemektir.” Buna göre bilgeliğin en yüksek derecesi de “ne bilmediğini bilmektir.” Cehaletten bilgeliğe ara basamaklar ise “ne bildiğini bilmemek” ve “ne bildiğini bilmek” ile tamamlanır. Bugün gündemin sıcak meselesi Ayasofya üzerinde yapılan tartışmalar “ne bilmediğini bilmeyen” cahillerin kakafonisinden ibarettir. Bunun arka planı ise, daha temel bir düşünce veya ütopyaya dayanır: Yeniden Osmanlı’yı ihya etmek. Çok yüzeysel bir bakış açısıyla bu ütopya Türkiye’deki bilumum milliyetçi ve İslamcı toplulukların ortak hülyasıdır. Bugün ve birkaç yazı boyunca bu “Osmanlı’yı ihya etmek” fetişi üzerinde duracağım. Bugün Ayasofya’yla başlayıp İdris Küçükömer Hocamıza uzanacağız.

Ben de çocukluğumda böyle hülyalar sahibiydim: Hayallerimde en modern silahlarla teçhiz edilmiş Yeniçeriler New York’ta Özgürlük Heykeline, Roma’da San Pietro Katedrali’ne Türk bayrağı dikiyorlar, Kanuni Dönemi kıyafetlerine bürünmüş Türk devlet adamları da esir ettikleri Batı ülkelerinin kiliselerinde Cuma namazı kılıyorlardı. 11-12 yaşında bir çocuğun hayalleri olarak hoş görülebilir de, saçı sakalı ağarmış kocabaşların yetmişlerinde bu hayallere sahip olması ne derece hoş görülür? Traji-komik… Bahsettiğim kocabaşlar sanki İstanbul düşman işgalinden kurtarılmış gibi hamasi ve akla ziyan paylaşımlarda bulunurken, karşı cenahtaki Batılılara meftun “aydınlatılmış” kocabaşlar da Türkiye Cumhuriyeti bitmiş ve Türkiye ortaçağ karanlığında boğulmuş gibi âh-ü figân etmekteler.

AYASOFYA’NIN KİLİSEDEN CAMİYE ÇEVRİLMESİ

Ayasofya konusunda görüşümü hemen söyleyeyim: Atatürk Ayasofya’yı müzeye çevirerek dîne aykırı bir iş yapmamış fakat milli değerlere ve Türk töresine uymayan bir uygulama yapmıştır. Çünkü İslam dininde ne fethedilen yerlerin en büyük ibadethanesini camiye çevirmek vardır, ne de büyük Şahların ve Sultanların gösteriş maksadıyla yapacağı büyük mescitlere izin verilir. Dinimizde ibadethanelerin şaşaalı olmaması gerekir. Aynı zamanda ne Peygamberimiz ne de sahabiler fethettikleri ülkelerdeki kiliseleri camiye çevirmemişlerdir. Hatta Hazreti Ömer Kudüs fethinde Hristiyan din adamlarına ve mabetlerine dokunulmamasını emreder. Yani Peygamberimiz ve sahabelerin uygulamasına göre Fatih’in Aya Sofya’yı camiye çevirmesi dine uygun değildir hatta, Hazreti Ömer tarafından bizzat yasaklanan bir iştir ama asker millet Türklerin Töresine uygundur. “İstanbul bizimdir!”, demektir. Dolayısıyla Aya Sofya’nın ve diğer mabetlerin camiye döndürülmesi biz Türklere ait bir gelenektir. Atalarımızın bize emaneti olan Aya Sofya’nın tekrar cami olması bizim için, milli örf ve geleneklerimizin ihyası için önemlidir. Ama dini olarak hiçbir önemi yoktur! Çünkü ne Allah’ın böyle bir emri vardır, ne de Peygamberimiz’in böyle bir uygulaması. Bu yüzden Aya Sofya kararı nedeniyle tekbir getirmenin Allah’ın indinde çok bir yeri olmasa gerektir.

İDRİS KÜÇÜKÖMER KARŞI DEVRİMCİ GERİCİ VE İSLAMCI MIYDI?

10 Temmuz 2020 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki yazısında saygıdeğer Emre Kongar Hocamız her sene artık mutat olageldiği üzere İdris Küçükömer Hocamıza yönelik bazı eleştiriler getirmiş. Özeti şu: “Türkiye’de Cumhuriyet Devrimlerine karşı gelen, ulus (Hocanın kavramı bu, ben milleti tercih ederim, DMD) ve Cumhuriyeti yıkma amacı güden siyasi hareketlerin fikir babası İdris Küçükömer’dir.” 27 Mayıs 2019 tarihinde YeniBirlik Gazetes’inde yazdığım “Demokrasinin Ekonomi Politiği – İdris Küçükömer Üzerine…” adlı yazımda bu konuda doyurucu bilgi vermiştim. Yine 2018 yılında yazdığım ATÜT yazılarında da bu konuya değinmiştim. Burada tekrar basitçe özetleyeyim: İdris Hoca Türkiye tarihinde Batı demokrasilerinde olmayan, hatta demokrasinin temellerine aykırı bir siyasi yapılanma ve mücadele sürecini mantıki temellerle açıklamaya çalışmaktaydı. Yani normalde fakir fukaranın, ezilen azınlıkların, işçilerin ve işsizlerin onların hakkını savunan sola ve ensesi kalın göbeği şiş iş adamı, tefeci bezirgan, tüccar ve rantiyelerin de sağa oy vermesi gerekirken Türkiye’de tam tersi olmaktaydı. İdris Hoca bunun sebebini Osmanlı’dan miras tarihi ve iktisadi birikimle açıklamaya çalışmıştı. Bunu yaparken de Hoca gibi değil gazeteci gibi yazıyordu. İdris Hoca’ya sağcı, gerici, karşı devrimci diyenler, örneğin Emre Kongar Hocamız, kendisinin ne derece solcu sayılabileceğini düşünmektedir? Eğer bir insan Atatürkçü ise, CHP seçmeni ise ve Altı oku savunuyorsa ne sosyalist sayılır, ne solcu, ne de Marksist! İdris Hoca ise Marksist yöntemle çalışan (içinde belli hatalar da bulunan ama) ezber bozan bir modelle ortaya çıkmıştı. Hoca’yı “cinci hocalarla” bir tutmak insafsızlıktır. Kişi ilkönce kendisinin ne olduğunu ve ne olmadığını bilmelidir.

OSMANLI’YI İHYA EDELİM DE HANGİSİNİ İHYA EDELİM?

Gelelim Osmanlı’nın ihyasına… Bizim milletimizin çoğunluğunu teşkil eden ve bugün kendisini “yerli ve milli” olarak tanımlayan milliyetçi ve muhafazakâr kitleler kendi köklerini “Osmanlı” ile bağdaştırırlar. Osmanlı İmparatorluğu hakkındaki bilgileri ise “Diriliş Ertuğrul”, “Kuruluş Osman”, “Payitaht Abdülhamit” ve “Muhteşem Yüzyıl” dizilerinden elde edilmiştir. Çoğu Anadolu kasabalarından gelip büyükşehrin kapitalist ve acımasız atmosferinde yaşama tutunmaya çalışan garibanlardır. Bu ortamda doğal olarak Türk Tasavvufu ile uzaktan yakından alakası olmayan ve günümüzün “cinci hocaları” olarak tanımlanabilecek Cemaatlerin tornasından geçmiştir. Ancak Emre Hoca için sorduğumuz soru bunlar için de geçerlidir: Siz Osmanlı’nın kim olduğunu ve dahi kendinizin kim olduğunu biliyor musunuz?

Osmanlı Devleti bütününde Türk maşeri dehasının yarattığı ve Türk kültürünün en yüksek zirvesini teşkil eden bir Cihan Devleti’ydi. Ancak bu devleti uzun ömründe üç döneme ayırabiliriz: Beylik ve krallık dönemi, İmparatorluk dönemi ve millileşme dönemi. Beylik ve krallık dönemi kabaca Osman Gazi’den Sultan İkinci Murat’a kadar gelir. Bu dönemde temelde bir Balkan Krallığıdır. Fatih’ten Sultan İkinci Mahmut’a kadar klasik bir yeniçağ imparatorluğudur. Bu iki dönemin modern anlamda milli ve yerli olduğu söylenemez. Devletin adı Osmanlı Ailesi Devleti (Devlet-i Âl-i Osman), Hanedanın adı Osman’ın Ailesinin Hanedanı (Hanedân-ı Âl – i Osman), bugünkü “yerli ve milli arkadaşların” dedeleri de en hafif tabiriyle kul ve reaya (güdülecek sürü) ve en ağır ifade ile “etrâk-ı bî idraktir”, (İdraksiz, anlayışsız Türkler). Gerçek anlamda bugünkü Anadolu Türklerinin oluşturduğu “yerli ve milli arkadaşların” dedelerinin devlet yönetiminde, orduda ve ilmiyede söz sahibi olduğu dönem, Pâdişahın kendini Türk Hakanı olarak (Sultan İkinci Abdülhamit Han) gördüğü dönem İkinci Mahmut ve sonrasındaki millileşme dönemidir. Bunun doğal devamı da Cumhuriyet dönemidir. Yani ez cümle: “Osmanlı bizim dedemizdi.”, diyenlere, “Hangi Osmanlı?” diye sormak gerekir. Eğer Klasik dönem Osmanlı’sını “atalarımız olarak” görüyorlarsa, bilmelidirler ki, o dönem Osmanlı yönetimine en fazla isyan eden, o yönetimin devşirme paşaları tarafından katledilen, idraksiz diye hakaret edilen Anadolu Türkleri kendi dedeleridir. Eğer atamız olarak tabir edilecek bir dönem varsa, o da, son millileşme dönemi Osmanlı’sıdır. Ama ne gariptir ki, en başta modern “cinci hocalar” olmak üzere bu dönemi tekfir etmekte, Sırp ve Hırvat dönmesi paşaların kendi gerçek dedelerine zulmettiği klasik dönemi kutsamaktadır.

Burada bitirelim. Cuma’ya devam ederiz inşaallah.