YANLIŞLARLA YAŞAMAK!

Fehmi KETENCİ 05 Eki 2021

Yanlışlarla yaşamaya o kadar alıştık ki!

      İlginç bir toplumuz. Aldığımız her şeyde değişiklik yapmaya bayılıyoruz. İcat, yenilemek değiştirmek konusundaki dayanılmaz isteklerimize asla gem vuramıyoruz. Özellikle iletişim konusunda, interneti kullanma, özellikle de gazeteleri kullanırken aklımıza geleni yapma konusunda kendimizi asla kontrol edemiyoruz. Özellikle iletişim uygulamaları belli bir kural konseptinde olması gereğine karşın, basitleştirme, sürekliliğini, işlerliğini sağlıklı tamamlayabilmek için, bağlantının kopmaması konusunda kurguda hata yapmamamız gerektiğini çoğu kez göz ardı eder bu kuralları yok sayarız.

      Yanlışlarla yaşamaya o kadar alıştık ki!

      İletişimin olmazsa olmazı, kurgunun kopmaması için yapılması gerekenlere özen göstermemiz gerektiğini asla unutmamalıyız. İletişimde süreci mutlaka tamamlamalıyız. İnternet kullandığımızdan beri, iletişim araçlarının, kitle iletişimin en etkin araçlarını hatalı kullanma konusunda bizler gibi sorumsuzca, bilinçsiz kullanan dünyada kaç ülke vardır bilemiyorum, ancak, çok da fazla sayıda olduğunu söyleyemeyiz.

      İnterneti kullanma, yaygın hale gelen teknolojik yenilenmeleri kullanma toplumsal kirliliğin etkisine çoktan girmiş durumda. İnterneti  ve onun üzerine kurul iletişimi hiç de doğru kullanmıyoruz.

      Elektronik ve dijital iletişimin en etkin kullanıldığı alanlardan en önemlisi, adına “Sosyal Medya” dediğimiz bu alanın kullanılması konusunda pek de “ayran gönüllü” olduğumuzu söylemeliyim.

      “Sosyal Medya” artık; genç-yaşlı, yediden yetmişe hemen hemen herkesin yeni bir yaşam biçimi haline geldi. Özellikle; kadın, erkek hemen hemen tüm toplumumuzun bir yaşam biçimine dönüşen şu “akıllı telefonların başı çektiği etkin iletişim araçları yaşamımızın dengesini bozdular. Gazete, dergi, kitap okumuyoruz, elimizdeki telefonlardan ekranlara aktarabildiğimiz dijital kopyalarından okuyoruz, sinema filmlerini, tiyatro oyunlarını oradan izliyoruz. Hele gazete ve dergileri satın alıp okumak için evlerine götürenler neredeyse yok gibi. Yıllara imzasını atmış gazetelerin, yerlere serilmiş olan satış rakamlarında bunu çok net görebiliyoruz. Yazılı basınınmızı bir zamanki amiral gemisi, özellikle reklam gazetesi olmasıyla da büyük güç olan gazete bile, artık o güzel, fiyakalı, şaşalı yıllarını mumla arar duruma geldi. Yine, bazı büyük günlük gazetelerimizin satış tirajlarının çok düştüğünü, bazılarının ise, büyük marketlerde promosyon olduklarını üzülerek görebiliyor veya duyabiliyoruz.

      Şimdilik burada keselim. Sözlü, görüntülü ve özellikle yazılı kitle iletişimini nasıl kullandığımızla ilgili daha çok şeyler yazacağız, tabii ki gelecek yazılarımızda. 

BİR TUTAM TEBESSÜM

    VAMPİRLER!...

    Alman vampir Hans, İngiliz vampir Smith ve vampir Temel gecenin bir vaktinde iş için uçmaya başlarlar. Alman vampir Hans’ın gözleri parlar aşağıya doğru hızla sorti yapar ve 10 dakika sonra ağzı yüzü kanlı olarak geri döner.

    Bizim meraklı Temel sorar: “Hans nereye gittun?”

    Hans cevap verir: “Oğlum Temel, şu tepeyi gördün mü?

    Temel “evet” der. “Peki şu evi gördün mü?”

    Temel yine “evet” der.

    Hans “İşte o evde güzel bir kız vardı. Dayanamadım gittim kanını emdim.” diye cevap verir.

    Birlikte yine uçmaya devam ederler. 5 dakika sonra İngiliz Smith’in gözleri parlar ve o da sorti yapar. Bir süre sonra ağzı yüzü kanlı olarak geri dönen Smith’e meraklı gözlerle    Temel yine sorar: “Smith sen nereye gittun?”

    Smith “Bak Temel, şu tepeyi gördün mü?

    Temel “evet” der.

    Smith “orada bir kısrak vardı, dayanamadım, gittim kanını emdim” diye cevap verir.

    Tekrar hep birlikte uçmaya devam ederler.

    Kısa bir süre sonra bizim Temel’in gözleri müthiş bir şekilde parlar ve sorti yaparak aşağıya iner.

    5 dakika içinde yüzü gözü kan içinde geri dönen Temel’e bu kez Smith ve Hans meraklı gözlerle sorarlar:

    “Temel, sen nereye gittin?”

    Temel “Şu tepeyi göriyi misinuz”

    “Evet!..”

    Temel “peki şu beton direği göriyi misunuz?”

    “Evet!...”

    Temel “İşte ben o direği göremedim de!...”