UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ

Fehmi KETENCİ 10 Kas 2019

      Ulusumuzu bağımsızlığa kavuşturan, onu çağdaş uygarlıklar düzeyine çıkaran, adı ve eserleri sonsuza kadar yaşayacak olan, Cumhuriyetimiz'in kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü, ölümünün 81. yılında özlem ve saygıyla anıyoruz. Ruhu şad olsun.

      Unutmadık unutmayacağız. Emaneti kutsal emanetimizdir, sonsuza kadar canımız pahasına koruyacağız.

      Bugün de Atamızı yaşamındaki çok özel bir anısıyla hatırlayalım;

      CUMA HUTBESİ

      1932 yılının Aralık ayı, günlerden perşembe. Ankara’da müthiş bir kış var. Gazi’nin sofrasında, yakın arkadaşlarının yanı sıra bazı gazeteciler ve üniversite hocaları bulunuyor. Yemekler yenmiş, ülke sorunları ile ilgili heyecanlı tartışmalar yapılmış, konular enine boyuna konuşulmuş, saatlerin ilerlemesiyle iş sohbete, muhabbete dönüşmüş. İşte böyle mutluluk dolu bir gecenin sonlarına doğru, Gazi yanında oturan Salih (Bozok) Bey’e dönerek sorar.

      - “Çocuk yarın günlerden ne?”

      - “Cuma, Paşa Hazretleri!”

      - “Yarın Hacıbayram Camisi’nde Cuma Hutbesi’ni kim okuyacak?”

      Salih (Bozok) Bey şaşkınlığını gizlemeye çalışarak cevap verir,

      - “Bilemiyorum Paşa Hazretleri.”

      - “Peki şimdi birini gönder caminin hocasını buraya davet edelim, misafirimiz olsun.”

      Saatler gece yarısını geçmiştir. Dışarıda müthiş bir ayaz vardır. O sırada Çankaya’dan Ulus’un Karaoğlan semtine yakın bir yerde bulunan Hacıbayram Camisi’ne gitmek büyük bir meseledir, ama emir büyük yerdendir. Salih Bey hemen sofradan kalkar, bir araba temin edilir. Hoca köşke getirilir. Hoca Efendi’yi köşkün kapısında Salih Bey karşılar. Hocanın üstünde cüppe, başında takke, gözlerinde uyku mahmurluğu vardır. 

      Salih Bozok Bey kendisine “hoşgeldin” dedikten sonra,

      - “Hoca Efendi, arzu ederseniz kıyafetinizi değiştirelim. Benim elbiselerim size uyar. Gazi’nin huzuruna böyle çıkmasanız iyi olur” der.

      Hoca “Hayır” anlamında başını sallar. Salih Bey de fazlaca ısrarcı olmaz.

      Beraberce Gazi’nin sofrasının bulunduğu salona girerler.

      Mustafa Kemal, Hoca Efendi’yi güleryüzle karşılar, masasına buyur eder ve karşısına oturtur. Hocayı tanımaz ama methini daha önceden duymuştur. Aydın ve zeki bir hoca olduğunu bilmektedir. Hocaya yakınlık gösterir, portakal suyu ikram eder, halini, hatırını, geçmişini sorar. Hoca “hayatından memnun olduğunu” söyler, sohbet derinleşir.

      Masadakiler konuşulanları ilgiyle izlerler. Nihayet sıra Gazi’nin Hocaya sormak istediği esas soruya gelir.

      - “Hoca Efendi, yarın cuma. Cuma Hutbesi’nde vatandaşlarımıza neler anlatacaksınız?”

      Hoca hiç beklemediği bu soru karşısında biraz şaşırır, ama belli etmemeye çalışır.

      Şaşıran sadece hoca değildir. Sofranın konukları da aynı durumdadır.

      Hoca kendini toparlar ve cevap verir.

      - “Cennetten ve cehennemden bahsedeceğim.”

      - “Güzel… Başka ne anlatacaksınız?”

      - “Günahtan, sevaptan bahsedeceğim.”

      Hoca efendi zekidir ama Gazi de ısrarlıdır

      - “Başka, başka neler anlatacaksınız Hoca Efendi?”

      - “Haramdan helalden bahsedeceğim.”

      Gazi, Hoca Efendiden beklediği ve istediği cevabı alamamıştır. Sofradakiler de Gazi’nin ısrarını anlayamamışlardır.

      Salon bir anda sessizliğe bürünür. Hiç kimsede çıt yoktur. Dışarıda yağan kar taneleri sanki sofranın üzerine düşmektedir. Herkes adeta buz kesilmiştir. Gazi’yi yakından tanıyanlar, dışarıda esen fırtınanın çok daha fazlasının masanın etrafında ve Hocanın tepesinde eseceğini tahmin ediyorlardır. Bu fırtınadan kendilerine de pay düşeceğinin endişesi içindedirler, ama yanılırlar. Gazi sessizliği bozar.

      - “Hoca Efendi, elbette bunları anlatacaksınız. Halkı hurafe ve safsataya karşı uyaracaksınız. Bu sizin asli göreviniz. Ama bir başka göreviniz daha var ki, bu sizin ve sizin gibilerin esas görevidir. Savaştan çıkmış olan bu millete anlatacağınız başka şeyler de var. Asırlardan beri, kara cehalet içinde bırakılan bu asil halka, gerçekleri ve doğruları anlatmak sizin esas göreviniz olmalıdır. Camiler sadece yatılıp kalkılan yerler değildir. Camiler yalnız dinin değil, siz aydın hocalar sayesinde doğruların, gerçeklerin, güzelliklerin konuşulup, tartışılıp öğrenildiği ilim ve irfan ocakları olmalıdır. Böyle olmasını da sizler sağlayacaksınız. Binlerce şehidimizin canları pahasına elde ettiğimiz hürriyet ve bağımsızlığımızın, cumhuriyetimizin, el birliği ile elde ettiğimiz devrimlerimizin nimetlerini halkımıza sizler anlatmayacaksınız da kimler anlatacak? Eski harflerin gidip yeni harflerin geldiğini, okkanın gidip kilonun geldiğini, arşının gidip metrenin geldiğini, takkenin, cübbenin gidip medeni kıyafetin geldiğini, mecellenin gidip Medeni Kanun’un geldiğini halka sizler anlatmayacaksınız da kimler anlatacak?”

      Hoca dahil herkesin başı öne eğilmiştir. Kimse Mustafa Kemal’in çakmak çakmak yanan gözlerinin içine bakmaya cesaret edemez.

      Saatler gibi geçen birkaç saniye sonra, Hoca Efendi yarı üzgün, yarı mahcup hafifçe başını kaldırır:

      - “Haklısınız Paşa Hazretleri!”

      Mustafa Kemal’in yüzü tekrar güler;

      - “Hadi Hoca Efendi, göreyim seni. Cumhuriyetimizin geleceği, devrimlerimizin korunması açısından sizlere büyük görevler düşüyor.”

      Gazi, Salih Bey’e döner;

      - “Salih Bey, bu gece Hoca Efendi misafirimiz olacak. Sen ve Ruşen Bey hocamızı Cumhuriyetimiz’in nimetleri hakkında bilgilendireceksiniz. Hoca Efendi de yarın bu konularda halkı aydınlatacak. Sizler yarın Hoca Efendiyi dinlemeye gideceksiniz.”

      Başta Hoca Efendi olmak üzere, Salih ve Ruşen Beyler salondan çıkarken, Gazi dönerek sorar;

      - “Hoca Efendi yarınki hutbeninizi bu kıyafetle mi vereceksiniz?”

      - “Evet Paşa Hazretleri.”

      Gazi bu cevap üzerine Salih Bey’e şu emri verir:

      - “Salih Bey, hemen şimdi benim terzime haber verin, acele gelsin. Sizler hocamızı bilgilendirirken, terzi de Hoca Efendiye güzel bir siyah elbise diksin. Cuma Hutbesi’ne yetiştirsin. Hoca Efendi için bir çift siyah iskarpin ve siyah pardesüyü de temin etmeyi unutmayın.”

      O gece sabaha kadar herşey Gazi’nin dediği gibi yapılır

      Cuma günü öğle hutbesinde akşam Çankaya Köşkü’nde bulunan bütün misafirler tam kadro bir halde camiye Hoca Efendiyi dinlemeye gelmişlerdir. Hoca yeni ve şık kıyafeti ile minberde, gözleri kamaştıracak kadar ilgi çekicidir. Harika bir vaaz verir. Kurtuluş Savaşı’ndan, yapılan devrimlerden ve onların nimetlerinden tek tek bahseder. Anlattıkça coşar, çoştukça anlatır. Dinleyiciler öylesine etkilenir ki, gözyaşları alkışlarla karışır. Hocayı herkes içtenlikle kutlar. (Alıntıdır)

      Dip Not;

      Bu hoca Sürmeneli Osman Hoca’dır. Sürmeneli Osman Hoca, Atatürk ve devrimlerinin bir numaralı savunucusu olarak ömrünün sonuna kadar görevini yapmıştır.

      Hocanın konu ile ilgili verdiği altı vaaz, 1934 yılında “Maarif Yayınları” tarafından küçük bir kitapçık haline getirilir.