TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİNDE SON DÖNEMECE DOĞRU

ABD'nin Türkiye'ye karşı tüm hamleleri Türkiye'yi kuşatmaya, kabuğuna geri çekilmeye zorlamaya yöneliktir. Bu girişimlerine açık bir şekilde devam etmektedir.

Türkiye-ABD ilişkileri ister Trump ister Biden gelsin, artık asla geri dönülemez bir noktaya gelmiştir. ABD’nin Türkiye’ye karşı tüm hamleleri Türkiye’yi kuşatmaya, kabuğuna geri çekilmeye zorlamaya yöneliktir. Bu girişimlerine açık bir şekilde devam etmektedir. Önceleri örtülü bir şekilde yürüttüğü Türkiye karşıtı girişimlerini artık açık olarak yapmaktadır. Sadece son bir ay içinde ki faaliyetleri açık bir şekilde Türkiye karşıtlığının artan boyutunu gözler önüne sermektedir.

GKRY’ne silah ambargosunu kaldırması, GKRY silahlı gücünü eğitmek üzere anlaşma imzalamaları, Dedeağaç’ta üs kurması, Yunanistan’a verdiği harp silah ve araçları, Yunanistan ile ortak tatbikat yapması, Bulgaristan’da kara ve hava üslerinin kapasitelerini arttırması, Türkiye’nin Balkanlar da ki etkinliğini kırma girişimleri, Suriye’de terör devleti kurma yolunda artan çabaları, Ermenistan Başbakanı Paşinyan’ı kullanarak Ermenistan’da etkinliğini arttırma çabaları ,Kıbrıs sorununun çözümünde GKRY yanlısı tutumu, Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı yapılanmayı desteklemesi, vb. saymak mümkündür.

ASLA TESADÜF DEĞİL

Bu çabalarının nihayetinde Büyük Ortadoğu ve Büyük İsrail projesini gerçekleştirecek şekilde Türkiye’de bir iç savaş çıkararak son noktayı koymak açık hedefleri arasında yer almaktadır. ABD’de Silahlı Kuvvetlerinde yapılan bir harp oyunu senaryosunun bu konu üzerine kurulmuş olması asla tesadüf olarak görülmemelidir.

Aynı şekilde bir NATO tatbikatı senaryosunda Atatürk ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın düşman hedef olarak seçilmesi, daha önceleri Muavenet Savaş Gemimize yönelik sözde yanlışlıkla yapılan saldırı, Irak’ta Özel Kuvvet personelimize yönelik muamele ve elbette FETÖ terör örgütünün kalkışması Türkiye’yi etkisizleştirme ve kaosa sürükleme faaliyetlerinin bir kısmı olarak hafızalarımızda yer etmektedir.

Türkiye’nin direnmeye devam etmesi halinde iç savaşa yönelik girişimlerini hızlandırabileceği dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. Türkiye’ye bugüne kadar hiçbir desteği olmasa ve giderek yönetilemez hale gelse de NATO’nun özellikle siyasi kanadında kalmanın Türkiye’nin avantajına olacağı, eğer Türkiye NATO’dan kendi isteği ile ayrılırsa ilk alınacak ülkelerin İsrail ve GKRY olacağı ve bu şekilde NATO görev alanının ABD’nin istediği şekilde Ortadoğu’yu ve dolayısı ile İran’ı da kapsayacak şekilde doğuya doğru genişleyeceğinde şüphe edilmemelidir.

TÜRKİYE’Yİ NATO’DAN ÇIKARMAK

Kendi isteği ile olmasa bile, kendi değerlerini yansıtmadığı, artan aşırı milliyetçilik, İslam karşıtlığı vb. nedenlerle Türkiye’yi başta NATO olmak üzere örgütlerden Türkiye’yi çıkarmak için her türlü çabayı göstereceklerdir. Türkiye’nin aynı zamanda da Rusya ve Çin’e yaklaşması da engellenerek adeta tek başına bırakılmak istenilmektedir. Bu suretle bölünmesi ve parçalanmasının daha kolay olacağı hesap edilmektedir.

Bu çabaları kırmak gerekiyor. Türkiye’nin bugüne kadar hamleleri ABD eksenli bu kuşatmayı kırmaya yönelik olmuştur ve sonuçları itibari ile başarı sağlamıştır da. ABD’nin bu tür girişimlerin devam edeceği beklenmelidir. Öncelikle Ortadoğu’da tam hakimiyet için Türkiye ve İran parçalanmalı ve çevreleri ile bağlantı kuramaz hale gelmeleridir. Bu İsrail içinde gereklidir.

Adanın güneyinde Londra ve Zürich anlaşmaları ile garantör olan devletler arasında Kıbrıs sorununun çözümü gerekirken AB’nin, ABD’nin, İsrail’in, GKRY’nin arkasında olmasında da adada tam hakimiyetin sağlanması ve Türkiye’nin buradan uzaklaştırılması yatmaktadır.

TİCARİ LİMAN

KKTC her ne pahasına olursa elde tutulmalıdır. Bunun için karşı hamlelere ihtiyaç vardır. Türkiye’nin KKTC’de tek başına üs kurması diğer bir ülkeye bu konuda sağlanacak üs kolaylığı kadar etkili olmayacaktır. Etkinin arttırılması ABD’nin en önemli rakibi olan Rusya ve Çin ile iş birliğinden geçmektedir. Çin’in henüz askeri olmasa da Akdeniz’de kiraladığı limanlar ve yatırımlarla varlığını ciddi bir şekilde arttırdığını biliyoruz. Aynı zamanda BM güvenlik konseyi üyesi olan bu iki ülke ile Kıbrıs merkezli iş birliği dengeleri tamamen değiştirebilecektir. Bunun için Türkiye’nin NATO’dan çıkarılması dahil birçok yaptırımlar artan ölçüde gündeme gelebilecektir. Öncelikle her iki ülkeye ayrı ayrı ticari liman kolaylıkları sağlanabilir ve Çin’e bir KKTC’de yeni bir liman yapımı için bir kıyı bölgesi kiralanabilir. Bu durum KKTC ekonomisine gelir ve istihdam açısında da önemli katkı sağlayabilecektir.

Ayrıca, söz konusu iki ülkeye üs imkanı verilmesi, KKTC’nin tanınmasına da katkı sağlayabilecek ve bu ülkelerle birlikte hareket eden çok sayıda ülke KKTC’yi tanıyabilecek ve bu durum KKTC’nin izole edilmiş durumdan çıkmasının önünü açabilecektir.

Kurulacak ortak üs veya ayrı üsler Doğu Akdeniz siyasetini ve tarafları tamamen yeniden şekillendirecektir. Bu üs, Türkiye ve Rusya’yı kuşatmasına karşı ABD’ye ortak en önemli cevap olacaktır Aynı zamanda, KKTC’nin tanınması Doğu Akdeniz üzerinde Rum tezinin zayıflamasına neden olacak, paylaşım için kartlar yeniden karılacaktır. Yunanistan kabuğuna çekilmeye zorlanacaktır. Fransa, GKRY, İsrail, Yunanistan, Mısır, İtalya ve BAE’nin kurduğu saadet zincirinin kırılmasına da yol açabilecektir.

Kısacası bütün dengeler değişebilecektir. Bugün Cibuti’de farklı ideolojilerden birçok devletin nasıl yanyana üs bölgesi varsa KKTC’de olmaması için hiçbir neden bulunmamaktadır.

BM, AB ve etkisini yitirmiş diğer örgütler elbette hayır diyeceklerdir. Ancak, ada da henüz çözüm yok iken Mari’de üs açması için Fransa ile anlaşma imzalayan GKRY’ne neden ses çıkarmamışlardır. Veya İsrail’in burada liman inşa etme girişimlerine neden dur dememektedirler.

Artık BM kararları hiçbir anlam taşımamaktadır. Öyle olsaydı İsrail’in Golan dahil işgal ettiği Suriye ve Filistin toprakların terk etmesi, Ermenistan’ın işgal ettiği Dağlık Karabağ ve Rayonları, Rusya’nın Kırım’ı çoktan teslim etmesi gerekirdi.

Artık bu tür örgütler yavaş yavaş tarihe karışmaktadır. Uzun soluklu bu tür örgütlerin devletlerin yaşamında fazla bir rolü olamayacaktır. İttifaklar kısa süreli ve menfaatlerin kesiştiği noktalarda ihtiyaç kadar sürdürülecektir.

DIŞ POLİTİKA ENSTRÜMANI

Zaman, Realizm zamanıdır. Yani güç ile sorunların çözüldüğü bir süreci yaşıyoruz. Diğer uluslararası teoriler denenmiş, ancak barış ve adaleti tesis etmekte yetersiz kalmışlardır. Güç kullanma tehdidi veya kullanma en önemli dış politika enstrümanı haline gelmiştir.

Kıbrıs adası Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçen bir mirastır. Rahmetli Halil İnalcık Hocamızın belirttikleri gibi biz Kıbrıs’ı Rumlardan almadık ki Rumlara verelim.1571 yılında Venediklilerden fethedilmiştir. Karşımızda asla bir Rum devleti olmamıştır. 1877-1878 Osmanlı –Rus Harbi sırasında Rusya’ya karşı İngiltere’yi yanımıza alarak denge oluşturma girişimlerinin bir sonucu olarak Kıbrıs adası üs oluşturması için İngiltere’ye geçici olarak verilmiştir. Abdülhamid, 4 Haziran 1878'de yapılan Osmanlı- İngiliz İttifak anlaşmasını onaylarken anlaşmanın üzerine kendi yazısı ile "Hukuk-ı Şahaneme asla halel gelmemesi şartı ile muahedenameyi tasdik ederim" cümlesini yazarak 15 Temmuz 1878 tarihinde onaylamıştır. Aynı gün yapılan anlaşmanın iki ülke yetkilileri arasında teati edilmesi töreninde de İngiltere Büyükelçisi Henry Layard'dan Padişahın isteği ile Kıbrıs'ta Padişahın egemenlik hak ve yetkilerine hiçbir zaman kısıtlama getirilmeyeceğine dair bir senet alınmıştır. Kıbrıs, İngiltere'ye devredilirken Osmanlı devletine yılda 22 bin kese/92.800 Sterlin vergi verilmesi tespit edilmiş, ancak bu vergi Osmanlı Devletinin borçlarına sayılarak ödenmemiş, tam tersine İngiltere ada da yaşayanlardan ciddi anlamda vergiler toplamıştır.

Churchill’in "Bu adaletsiz, ahlaksız düzenleme ile bu perişan adadan yılda ortalama 60.000 Sterlin veya hepsi birlikte yaklaşık 1.600.000 Sterlin koparmayı 27 sene boyunca sürdürdük." diye yazması İngiltere’nin Kıbrıs’ı nasıl sömürdüğünü göstermesi açısından önem taşımaktadır. 1’inci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin karşı cephede bulunmasını fırsata dönüştüren İngiltere terk taraflı bir hüküm ile adayı ilhak ettiğini ilan etmiştir.

Lord Curzon’da,03 Ocak 1919 tarihli “Kıbrıs’ın Geleceği “başlıklı muhtırasında İngiltere’nin Kıbrıs politikasını çerçevesini çizmekte ve Yunanistan’ın adayı kendilerine verilmesi taleplerini dile getirmekte ve adanın asla Yunanistan yönetimine geçmediğini aşağıda yer verilen cümleleri ile açıklıyor.

“Coğrafi açıdan bütünüyle farklı bir sisteme ait olan Kıbrıs'ın uzun tarihi içinde Mısır, Pers, Asur, Roma, Büyük Britanya (I.Richard), Venedik, Ceneviz ve Türkiye'ye bağlandığını ,ancak Yunanistan'ın Adaya hiç sahip olmamış tek Akdeniz devleti olduğunu beyan etmektedir. Yunanistan'ın iddiasının yalnız ırki zeminde olduğuna işaret eden Lord Curzon, Ada'da 220 bin Rum veya Rumca konuşan ile 60 bin Müslüman yaşadığını belirtmektedir.”

KIBRIS SORUNU

2’nci Dünya Savaşı sonrası yaşanan gelişmeler kapsamında İngiltere’nin adanın tamamında egemenlik düşüncesini sadece üs bölgeleri ile sınırlama stratejisinin bir sonucu olarak, 1957 yılında Türkiye ve Yunanistan’ı da davet ederek başlattığı görüşmeler sonucu imzalanan ve üç ülkenin garantörlüğünü öngören Londra ve Zürich anlaşmaları ile Kıbrıs sorunu giderek çözülmesi zorlaşan bir duruma dönüşmüştür.

Kıbrıs, 380 yıl Osmanlı Devleti egemenliğinde barış ve istikrar altında varlığını sürdürmüştür. Adada ki Rumların yaşamlarını dillerini, dinlerini ve mezheplerini muhafaza ederek devam ettirmelerinde Osmanlı Devleti’nin geleneksel hoşgörüsünün yattığı bir gerçektir. Eğer Osmanlı Devleti bugün adanın yüzde 3’ünü üs bölgeleri ile elinde tutmaya İngiltere’nin eline geçirdiği sömürgelerinde yaptığı gibi kendi dilini, yaşam tarzını, toplumsal düzeni adapte ettirse idi, bugün ada da tek bir Rum bile kalmaz, ada tamamen Türkçe konuşan bir toplum haline gelirdi.

Kıbrıs adasının Türkiye açısından var olan önemi giderek artmaktadır. Üzerinde üssü bulunan veya üs almaya çalışan sömürgeci devletlere karşı proaktif politika izlememiz ada üzerinde ki tarihsel geçmişimiz açısından da önem taşımaktadır. Türkiye ile KKTC bir bütündür. Adaya hakim olan Doğu Akdeniz’i kontrol altında tutar.