TOPLUMSAL HUZUR

Ümit G. CEYLAN 17 Kas 2022

Hepimiz toplumumuza karşı sorumluyuz. Öncelikle evimizdeki düzenden ve ahlaklı yetiştirilmiş çocuklarımızdan sorumluyuz.

Hepimiz toplumumuza karşı sorumluyuz. Öncelikle evimizdeki düzenden ve ahlaklı yetiştirilmiş çocuklarımızdan sorumluyuz. Çünkü evin dışına çıktığımız anda hepimiz o toplumun bir ferdi halindeyiz. Her hareketimiz her davranışımız kısacası ilişkili olduğumuz her şeyle bir aidiyetimiz var. Bu aidiyetten kaynaklanan bir etki tüm toplumu etkiliyor. Evlerimizde tek başına ailemiz içindeki bireylerle bir bütünsek dışarıya çıktığımız anda da bir bütün olarak bu topluma eklemleniyoruz. Bu nedenle de topluma karşı duyarlı olmak zorundayız. Bundan kaçmak imkânsız.

Türk Toplumu

Toplum olarak değer verdiğimiz konuların en başında aile gelir. Aile bizi birbirimize bağlayan, kenetleyen ve toplumumuzu da ancak bu kenetlenme modeli üzerinden açıklayabilen bir toplulultur. Biz özelde Türk toplumu olarak duyarlı ve yardımsever bir toplum olarak biliniriz. Yabancılara bakın ilk söyledikleri şey Türklerin misafirperver olduğudur. Bu doğrudur. Bugün herhangi bir kapıyı rastgele çalın. Allah rızası için bir su isteyin. Kimse sizi geri çevirmeyecektir. Ama batıda bunu yapmazsınız, yapsanız bile kapının deliğinden bakan kişi öncelikle kim olduğunuzu neden geldiğinizi sorgulayacaktır. Yardımsever özelliğimizin olması çok güzeldir ama insanlara çok güvendiğimiz için de bazen sorgulama ve peşini kovalama konusunda da başımızı derde sokabilecek özelliktedir.

Kenetlendikçe güçleniriz

Zaten millet olarak da böyle bir hasletimiz var. Bizim başımıza bir şey geldiğinde çok hızlı bir şekilde kenetlenebiliyoruz. Grup halinde organize olup harekete geçebiliyoruz. Bu özelliğimiz bizi çok güçlü bir millet yapıyor. Şu son yaşadığımız elim terör olayında da hepimiz çok sarsıldık. Fakat kimse olay yerini terk etmek için can atmadı. Güvenlik güçleri vatandaşları uzaklaştırdı. Taksi ile yaralı taşıyanları gördük. İnsanlar olay mahalline gidilmemesi için birbirini uyardı. Orada başka bir şey daha yaşansaydı eminim hepimiz canlarımızı, mallarımızı bırakıp yardıma koşardık. O yüzden sokakta ayağımıza bir taş çarpsa kenara koyarız. Bir parça ekmek görsek ezilmesin diye yüksekçe bir yere kaldırırız. Zorda olana darda olana yardım etmek isteriz. Kendi özelimizde bireyci görünürüz. Bu konuyu da aramızda çok konuşur ve dert yanarız ama bir tehlike anında birbirimize kenetleniriz.

Sahip olduğumuz bir huzur var

İşte bu huzur fert fert hepimizin oluşturduğu bir huzurdur. Kötülere pabuç bırakmayacağımız anlamayanlara devretmeyeceğimiz bir tek huzurumuz var elimizde. Türk milleti olarak içindeki bütün farklı etnik köken ve farklı aidiyet tanımlarıyla birlikte Türklük şemsiyesi altında bin yıllardır süregelen bu huzuru tüm dünyaya yaymaya kararlıyız. Bizde huzurun adı adalettir. Adil olmak için çabaladığımız müddetçe kötülerin ekmeğine çomak sokuyoruz. Bunun farkındayız ve birlik olmaktan vazgeçmeyeceğiz. Güçlü toplum güçlü devletle olur. On ikisinde bir kız çocuğu teröristin hızlıca yakalanmasından gurur duyduğunu ifade edebiliyorsa bu millet asla yenilmeyecektir vesselam.

DEHŞETİ GÖRDÜM

Cumartesi günü İstanbul Taksim’deki bombadan 5 dakika arayla kurtulduk. Eşimle birlikte Cihangir’deydik ve ayda en fazla iki kez yapabildiğimiz buluşmaları havanın güzel olması sebebiyle de gerçekleştirmek istedik. Cihangir’de biraz bir şeyler atıştırdık sonra oradan Taksim’e doğru inmekti niyetimiz. Fakat ondan önce eşim vakit namazını kılayım da öyle devam edelim demesi üzerine ara sokaktaki bir küçük camiye girdik. Girdikten 5 dakika sonra da büyük bir gürültü duydum. İnşallah doğal gaz patlamasıdır diyordum ama bir yanım bomba olmasın da diyordu. Eşim camiden çıktı ve biz Taksim’e doğru yürürken büyük bir kalabalığın üzerimize doğru geldiğini gördüm. Araçlar kornalara basa basa yolu açmaya çalışıyorlardı çünkü arabalarında Taksim İlk Yardım Hastanesi’ne yaralı taşıyorlardı. Bir araç o an önümüzde durdu ve eşime bakarak; “Aman abi gitmeyin o tarafa. Çok kötü, manzara hiç iyi değil abi aman gözünüzü seveyim” diyor adeta yalvarıyordu. İşte ben o an genç adamın gözlerindeki dehşeti gördüm. Her şeyi görmüştü ve oradan can havliyle uzaklaşıyordu. Biz ise ısrarla o tarafa doğru ilerlemeye devam ettik. Benim kafamda yardım edebileceğimiz bir şey olabilir mi diye geçiyordu ancak polis herkesi uzaklaştırıyordu. Zaten basın mensuplarına da olayın uzağında bir yer ayrılmıştı. İçeri kimsenin girmesi mümkün değildi. Rabbim bir daha böylesine bir dehşeti yaşatmasın. Ancak sevgili okurlar, hepimizin uyanık olması lazım. Şüpheli gördüğünüz herkesi hele hele bir yere bir paket bir çanta filan bırakıyorsa mutlaka sonucu boş çıksa bile 112’ye haber verilmeli. Rabbim vefat edenlere rahmet etsin. Yakınlarına da sabır, metanet niyaz ediyorum.

GÖKYÜZÜNÜ KAPATAMAZLAR

Hangi pencereden bakarsan bak mutlaka gökyüzü görünür. Ama ucundan ama kıyısından. Gökdelenleri ne kadar kapatmak için uğraşsalar da, o gökyüzünün orada olduğunu bilenler oldukça, göğü kimse kapatamaz. Bulutlar kaplar zaman zaman göğün yüzünü. Kimi zaman bereket yağar. Kimi zaman eser gürler gökyüzü, rüzgâra karışır. Rengi değişir; bozarır, kararır. Ama en çok da güneş yakışır gökyüzüne. Pasparlak olduğu zaman gözler kamaşır. Gökyüzü hepimize sığınaktır. Avuç içlerine dolan huzurdur. Gökyüzü, yüzümüzü aydınlatan bir şifadır. Derinliğinde kaybolduğumuz, uçsuz bucaksız özgürlüktür. Gözleri sonsuzluğa açan bir kapıdır. Yazık! Kendini gökyüzüne kapatanlara, ışığı engellemeye çalışanlara. Etrafına soğuk betondan duvar örenler, gökyüzünün ışığını taşıyanları da görmekten nasipsizler. Oysa gökyüzünün ışığı hepimize yeter.

SEVİLAY ACAR

DERLİ TOPLU BİR BOŞLUK

Dağınık odalara benziyor zihnimiz. Bir düşünceden başka bir düşünceye hızlı bir şekilde geçerken daha da dağılıyor alanlarımız ve toparlamakta güçlük çekebiliyoruz. Asıl yapılması gerekenleri unutup, yeni bir “yapılması gerekenler “ listesi oluşturuyoruz. Yapılması gerekenler yığını ile daha da karışıyor, düzenlemeye oturduğumuz yerden vurgun yemişcesine sarhoş ve tükenmiş bir enerjiyle kalkıyoruz.  Erteleyerek, yapılacaklara yenisini ekleyerek ve sonra da onları bir güzel unutarak geçiyoruz yeni bir ana, güne, haftaya...

Konforlu evler, eşyalar, mekânlar, iş yerleri planlıyor, hayal ediyoruz ancak konforlu bir ‘an’ fakiri, yoksunu olduğumuzu farketmeden yaşıyoruz. Kendimize ayırdığımız  sınırlı vakitlerde ise ne yapacağımızı bilememenin kaygısıyla kalakalıyoruz. Alışılmışın dışına çıkmak, kendimize yakın olduğumuz o ana yabancı bırakabiliyor bizi. Yalnızlığın ve sessizliğin içine sızıyor ve güvenli sınırların dışına çıkmışcasına içimizi gıdıklıyor, bir arada yorulmaya alıştığımız kalabalığımızdan ayrı kalmak endişesi. Telefonsuz ve bilgisayarsız ne yapacağımızı bilemiyoruz.

Sosyal medyadan ayrı kaldığım ilk bir iki haftada hissettiklerimi anlatmaya çalıştım. Yaklaşık bir buçuk aydır telefonumdaki tüm sosyal medya aplikasyonlarımı kaldırdım. İçinde bulunduğumuz bu dünyadan ayrıldığımda farkettim ki, üstüme başıma onlarca, yüzlerce negatif enerji sinmiş. Bilginin hızla aktığı ve sürekli değişerek gelen ve bana yarayanı seçmeme fırsat vermeyen bu negatif akışın, içimde oluşturduğu ve asıl yapmam gerekenden beni uzaklaştırdığı hızlı bir trafiğin içindeymişim.

İhtiyacım olan asıl şeyin içinde bulunduğum bu saf ve doğal akış olduğunu anlıyorum bugün. Bana sunulan ve ihtiyacım olan bilgi yerine ulaşmak istediğim, merak ettiğim, besleyen videolar izliyor, daha fazla iç dünyama yoğunlaşıyor, istediğim ve tercih ettiğim bilgiye istediğim yoldan ulaşmaya çalışıyorum. Bilgiyi yönetmek, çerçeveyi çizmek ve nötr bir akışta merak ettiklerimin peşinden gitmek, etrafımda gelişen birçok şeyi farketmemi de sağladı.

“Derli toplu bir boşluk içerisinde özlemini duyduğum sessizlik içinde koşmak...” olarak tanımlıyor özlemini duyduğum o sessizlik halini Haruki Murakami, Koşmasaydım Yazamazdım adlı kitabında. Elbette sadece sosyal medyaya bağlayamayız zihin dağınıklığını ancak kendi dağınıklığımızı görmemizi erteleten, engelleyen bir meşguliyet yarattığını da gözardı etmememiz gerekiyor. Yediden yetmiş yediye kafamız önümüzde, elimiz cebimizde, kulaklarımız bir mesaj sesinde olunca o boşluk hissi “belki yarın...” ya da “yarın kesin...” avutmasıyla özlemimizi daha da çoğaltıyor. 

Derli toplu bir boşluk oluşturmaya zemin hazırladığımız her an, yeni bir farkındalık ile karşı karşıya kalmamıza neden oluyor.  Hüzünleri, zorlukları sihirli bir değnek ile değiştirmiyor belki ancak onların hayatımızda oluş amaçlarını da bir şekilde görmemizi farkettiriyor. Ve onlarla birlikte gelen her detaya başka bir gözle bakabilmeyi de öğreniyor sanki insan. Bu düşünceyle yol alırken, en uygun zamanı beklediğimi fark ediyorum. O uygun zaman hiçbir zaman gelmiyor ve yine ertelediğim için de bir eksik hissediyorum her seferinde. Ertelemelerin en güzel sebebine, bulduğum her fırsatta kitap okuma kararımla çelme takıyorum. Mutfakta, çocuğu okula bıraktıktan sonra, toplanacak çamaşırların arasında yemekler pişerken ve daha birçok meşguliyet anında küçük molalar vererek biraz da olsa başarıyorum odaklanmayı. Çocuğu almak için yürüdüğüm okul yolunda keşfediyorum, iç dünyamı genişletmemi sağlayacak videoları, podcastleri. Her yürüyüşte kulaklarımdan kalbime işliyor yeni bilgiler, yeni deneyimler... Hep yürüdüğüm parkların, sokakların içinden geçerken ilk defa gördüğüm güzellikleri fark edişler de ayrı bir huzur kaynağı oluyor... “Meşguliyetim bitsin ondan sonra” yerine “okumam bitsin ondan sonra ya da şimdi, burada neden olmasın“ sıralamam zaman kaybettirmediği gibi, mutlu bir meşgul olmamı sağladı diyebilirim.

Derli toplu bir boşluk oluşturmak için henüz koşamadığım ancak yürüdüğüm bu süreçte, Nuri Pakdil’in sözleri ilham kaynağı oldu yürüyüşüme; “Hız telâşı tedirgin etti iç sistemimizi. Belki en iyisi yürüyerek gidilir yaşamaya.”

İç dünyasını benim gibi derleyip toparlamaya çalışan ve bu yolda yürüyüşe çıkan, yola çıkmayı hedeflemiş dostlara ilham olur belki.  Kim bilir belki de aynı an içinde buluşur ve yürüyüş arkadaşı oluruz birbirimize.

SEVGİNİN GÜCÜ

Sevginin gücünü görmek için özellikle yaşı beşi geçmemiş olan çocuklara bakın. Annesi onu pusette gezdirirken gözlerinin içine gülümseyerek bakın. O çocuk bakışlarını sizden alamayacaktır. Ama bu sevgi içten gerçekçi olmalıdır. Annesi durumun farkında olmadığı için puseti sağa sola çevirirken küçük çocuk gözleriyle sizi takip edecektir. Kafasını sizin bulunduğunuz yöne çevirecek ve gözlerinin içi içtenlikle gülecektir. Bu deneyi mutlaka yapın ve gerçek sevginin gücünü görün. İşte bu verdiğim örnek her yaştaki insan ilişkilerinde geçerlidir. Her türlü iletişim problemlerinizi sevgi ile çözebilirsiniz. Elbette muhatap olduğunuz kişide psikolojik bir sorun yoksa. Öğretmenler öğrencilerine mutlaka sevgi ile yaklaşmalılar. En azgın öğrenci bile sevgi ile ehlileşebilir. Yeter ki buna her iki taraf da inansın.

ARTI EKSİ

Artı

KOOP Bakkal

Vatandaşları rahatlatmaya yönelik çabalara baştan olumsuz bakmanın anlamı nedir? Kooperatif Marketlere her yerde ulaşılamıyor bu konuda çok sayıda istek var. Tarım Kredi Kooperatifi de bu yönde bir çözüm üretmiş. Bazı ürünlerde gerçekten diğer market ve piyasanın altında oluyor. Ama bazı ürünler değişmiyor. Ancak sarı etiketlerinin uygulamasını mahalle ve bakkallarında görebilirsek iyi olacağı kanaatindeyim. Şunu söylemek isterim rekabet her zaman iyidir. Çünkü fırsat eşitliğine yardımcı olur. Tarım ve Kredi Kooperatiflerinin bu çabasını destekliyoruz. Takipçisi de olacağımızı belirtiyoruz.

Eksi

Hayvan sevgisi bir yere kadar

Başıboş köpekler çok büyük bir tehlike arz ediyor. Geçen hafta kuduz köpek tarafından ısırılan bir çocuğumuzu maalesef kaybettik. Hayvanseverler bu konuda da bir konuşma yapıp ortaya çıksaydı ne iyi olurdu. Ama ne mümkün. Çünkü hayvanseverlik de meczupluk halini aldı. Histerik krizi gibi hayvan sevgisine tutulanlar hayvanı insandan daha kıymetli görüyor. Oysa hayvanın yeri belli, insanın yeri belli. Başlar ayak, ayaklar baş olursa ortalıkta saçma sapan şeyler olur. Köpeklerin bir an önce kontrol altına alınması gerekiyor. Fakat aynı zamanda hayvanseverlerin de sevgilerini bir gözden geçirmeleri gerekiyor. Rahmetli Billur Kalkavan kanser olduktan sonra hayvanlara gereğinden fazla sevgi gösterdiğini ve kontrol edemediği bu sevgisinin hastalık derecesinde olduğunu söylemişti. Her aşırılığın insanı hasta ettiğini geç olsa da anladığını belirterek, sevginin de bir dozu olması gerekiyor diye ifade etmişti.

DEĞİŞİMİN PARÇASI OLMAK

Uluslararası bir toplantıda Afganlı önemli bir aktivistin açıklaması değerliydi. Afganistan hükümetindeki önemli yerdeki kadınların hemen hemen hepsi ya Türkiye’de eğitim almıştır ya da Afgan topraklarındaki Türk eğitim kurumlarından mezun olmuşlardır dedi. Biz ise eğitim sistemimizden yakınıp gözümüzü dışarıya diken bir milletiz. Sıkıntılar yok demiyorum elbette var. Hatta eğitim sistemi ile ilgili derinlemesine eleştirileri bu sayfada yapanlardan biriyim. Ancak benim temel meselem yakınma hastalığımız. “Çözümsüzlük yakınmalarımız”. Veliler, ağlıyor, yöneticiler düzen bozulmasın diye kıpırdamıyor, öğretmenler de öğrencileri şikâyet edip duruyor. Oysa bakış açımızın bir an evvel değişmesi lazım ancak bu şekilde çözümün arkasından geleceğini bilmeliyiz. Okulda çözülemeyen şeyleri evinde çözebilirsin. Kitap okuyarak, okutarak. Çocuklarımıza eleştirel düşünme mantıklarını geliştirmelerine yardımcı olarak. Ama her şey devletten, okuldan bekleyip yan gelip yatmaktan kurtulamadığımız sürece değişimin ve çözümün parçası olamayız.