SOÇİ GÖRÜŞMESİNİ NASIL OKUMALI?

5 Ağustos günü Soçi'de Erdoğan ve Putin, geniş katılımlı heyetler eşliğinde bir araya geldi ve liderler yaklaşık dört saat baş başa görüştüler.

5 Ağustos günü Soçi’de Erdoğan ve Putin, geniş katılımlı heyetler eşliğinde bir araya geldi ve liderler yaklaşık dört saat baş başa görüştüler. Soçi görüşmesi hem Tahran’da yapılan Astana formatındaki görüşmeden, hem Astana toplantısı parelerinde gerçekleşen Erdoğan-Putin ikili görüşmesinden çok kısa bir süre sonra yapıldığından, haliyle, gündemi açısından merak uyandırdı ve dikkatle izlendi. Görüşme, iki ülke Astana ve İdlib süreçlerinin garantörleri olduğundan ve bir süredir Ankara Fırat’ın batısına yönelik sınırlı bir operasyon sinyali verdiğinden, bu yönde Astana formatının ötesinde bir mesaj çıkacak mı diye ayrıca büyük bir ilgiyle takip edildi. Sonuçta kamuoyu ile paylaşılan mesajlar açısından bu noktada Ortak Bildiri’ye yansıyanlar ve liderlerin aktardıkları tarafların Suriye meselesinde pozisyonlarını koruduklarını ama Suriye konusunda ikili diyaloglarını önemsediklerini gösteriyor. İki liderin Türkiye-Rusya ilişkisini bölgesel istikrarın kilidi olarak gördüklerini açıklamaları bu hususun kanıtı.

İş birliği modeli

Soçi görüşmesi gibi doğrudan lider diplomasisine dayalı görüşmeler Türkiye-Rusya ilişkileri için bir yenilik veya sürpriz değil. Bilindiği üzere Moskova ve Ankara arasında 2016’dan beri görünür bir biçimde işleyen bir iş birliği modeli var. Bu model, tek yönlü stratejik ilişkiler kurulmasına dayanmıyor. Aksine işlevsel, kazanç üretici, çok boyutlu bir iş birlikleri ağına dayanıyor. Bu modelin kilit mekanizmaları iki ayaklı: Bir yandan kazan-kazan zemininde her iki tarafın birbirine yakın kazançlar elde edebileceği bir geri besleme mekanizmasının olması önemseniyor. Özellikle Rusya enerji alanında üretici, Türkiye tüketici bir ülke olduğu müddetçe bu kazançta simetri mevzuu Ankara için önemli. Ancak simetrik karşılıklı bağımlılığın Almanya-Rusya ilişkisinde kurtarıcı olmadığı hatırlanırsa Türkiye-Rusya ilişkisinde Türkiye’nin elini güçlendiren faktörlerin sadece Rusya adına önemli bir pazar olmasından kaynaklanmadığı da anlaşılacaktır.  Giderek jeopolitik faktörler (Montrö rejimini kontrol etmek, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de güç aktarımı yapabilmek, alan kapatma gücüne sahip olmak, NATO üyesi olmak, Rusya ile stratejik TürkAkımı, Akkuyu Nükleer Güç Santralı gibi projelerde iş birliği yapmak vb) Türkiye’yi Rusya için kaybedilmemesi gereken, dolayısıyla ikili ilişkilerde karşılıklı kazanç üretimi üzerinden iyi komşuluğu motive edilmesi gereken bir aktör haline getirdi.

Ukrayna Savaşı bir değişiklik yarattı mı?

Bu çerçevede Türkiye-Rusya ilişkilerinin temel dinamiği değişmiş değil. Ukrayna Savaşı ve Rusya’nın savaşı 2014’te uyguladığı biçimin ötesine- doğrudan kısmi işgale taşıması Türkiye-Rusya ilişki modelinin sınırlarına gelecek miyiz sorusunun sorulmasına neden olmuştu. Türkiye’nin NATO üyesi olması, NATO’nun stratejik kavramı ile ilgili çalışmaları hatta NATO’nun özellikle güneydoğu Avrupa’da genişlemesini desteklemesi Rusya için bir sürpriz oluşturmuyor; keza Türkiye’nin savunma sanayi alanında temel hedefinin de stratejik otonomisini güçlendirmek olduğu, yani Türkiye’nin güvenilir alıcı/iyi bir pazar olarak sonsuza kadar görünemeyeceğini de büyük ihtimalle Ruslar tahmin ediyorlardır. Türkiye-Rusya iş birliği modelinin geleceği ile ilgili sorular sorulmasının temel nedeni, Türkiye’nin Ukrayna ile de gayet yakın ilişkileri olması ve Karadeniz’de istikrarı bozucu revizyonist çabaları Batı’dan da gelse Rusya’dan da gelse hoş karşılamaması gerçeğiydi. Avrupa ve ABD’nin denge politikasını zorlaştırabilecek adımlar atabileceği de düşünülüyordu. Bu noktada Türkiye Trans-Atlantik güvenliğe yönelik sorumluluklarını yerine getirirken Karadeniz ve Doğu Akdeniz’in Rusya’nın cezalandırılması üzerinden istikrarsızlaştırılmasına müsaade etmeyeceğini belirtti. Bu, bir yandan Montrö Rejimi dikkatlice uygulanacak diğer yandan Rusya’nın hayat borusu -Türkiye hava-sahasını kapatmadığından- Türkiye üzerinden açık olacak demek.

Denge stratejisi

Türkiye’nin jeopolitiği, kurduğu stratejik vizyon ve stratejik kapasiteleri dengeli politika izlemesine el verdiğinden -ki bu noktada güç parametreleri bakımından ayrı iki uçta yer alan Almanya ve Yunanistan’ın Rusya ile olan ilişkilerini dengede tutamadıklarını da hatırlamakta fayda var- Ankara, Rusya nezdinde, dolayısıyla Ukrayna nezdinde güvenilir kolaylaştırıcı olarak ortaya çıkabiliyor. Putin, Erdoğan’ın ve Türk diplomasisinin çabaları olmasaydı tahıl koridoru ile ilgili mutabakatın yapılamayacağını söylerken, Avrupa’nın Türkiye’ye minnettar olması gerektiğini söylerken elbette mesajını “denge politikası” uygulamayı beceremeyen devletlere veriyor. Ortak Bildiriden anladığımız üzere Türkiye ve Rusya özellikle ekonomik ayağı olan ilişkilerini genişletmek niyetinde. Bu elbette Rusya için kendisine yönelik cezalandırma stratejisi izleyen aktörlere bir mesaj. Türkiye ise dengeleme stratejisini başarıyla uygulayarak NATO stratejik kavramına imza koymuş bir ülke olarak Rusya ile ticari ilişkilerini sorunsuz hatta çeşitlendirerek sürdürebileceğini gösteriyor. Bu açıdan Türkiye-Rusya ilişkilerinin alanı daralıyor mu, Türkiye eksenler arasında seçim yapmak mecburiyetinde kalacak mı sorusunu soranların merakı, sorunun bu jeopolitikte anlamlı olmadığı gerçeği üzerinden dindiriliyor.

Soçi’de üç mesele

Son Soçi toplantısında enerji ve ekonomik iş birliğinin altı çizilirken üç özel durum tartışılmış görünüyor. İlki Akkuyu santralinin zamanında operatif hale gelmesi meselesi. Bir süredir Rosatom ve santralin inşaatında çalışan Türk firma arasında anlaşmazlık olduğu basına yansıyordu. Akkuyu’nun finansmanı ve anlaşmanın koşulları ile ilgili daha önce de bazı anlaşmazlıklar ortaya çıkmış ve bunlar aşılmıştı. Bugün bu anlaşmazlığın aşılması ve çalışmaların zamanında yürütülmesinin önemi taraflarca dillendirilmiş görünüyor. Türkiye ve Rusya için ayrı ayrı sebeplerle Akkuyu son derece önemli bir proje. Rusya kendisine yönelik enerji sektöründeki yaptırımlar devam ederken yap-işlet modeline dayalı bu projeyi tamamlayabildiğini dosta-düşmana göstermek zorunda. Aksi bir durumda Rusya teknoloji transferi, kritik teknoloji iş birliğinden filan gelecekte bahsettiğinde kimse ona inanmaz. Türkiye açısından Akkuyu enerji kaynak çeşitlendirmesi açısından son derece kritik bir proje ama daha önemlisi Türkiye’nin mühendisleriyle, insan kaynağı ile sivil nükleer enerji alanında aldığı yolu ve potansiyeli gösterecek bir adım. İkinci konu, Rus tahılının küresel pazara çıkarılmasında Moskova’nın Ankara’nın yardımını talep etmesi. Eğer İstanbul Mutabakatı sorunsuz işlerse Rus tarım sektörünün (gübre ve sigorta meseleleri dahil) yaptırımlar karşısında rahatlatılması elbette mümkün olabilir. Bu açıdan İstanbul mutabakatı sürecine BM’nin dahil olması da ayrıca önemlidir. Üçüncü mesele yani enerji ticaretinde yerel para birimlerinin kullanılması meselesinde belli bir yol katedilmiş olmalı ki Rusya Başbakan Yardımcısı Aleksandr Novak, Türkiye ile Rusya arasındaki doğal gaz ticareti ödemelerinde kısmen rubleye geçilmesi konusunda anlaşma sağlandığını ve kademeli şekilde ulusal para birimlerine geçileceğini duyurdu. Eğer bu süreç Türkiye’nin elinde Ruble toplanması ve doğal gaz ödemelerinde bu Ruble’nin kullanılması şeklinde gerçekleşecekse söz konusu karar dolar karşısında TL’nin hissettiği baskıyı kısmen hafifletebilir.

Kompartman stratejisi

Türkiye-Rusya iş birliği modelinin ikinci ayağı kompartman stratejisi izlemeye dayanıyor. Türkiye ve Rusya genelde anlaşamadıkları konuları paranteze alıp ekonomik ve işlevsel iş birliğini sürdürüyor, bu arada anlaşamadıkları meseleleri de sürekli konuşmaya devam ediyorlar. Libya’da geçiş sürecinin sağlıklı tamamlanması yönünde iki aktörün yaptığı vurgu hem iki aktörün zor konularda da konuşmayı sürdürdüğünü hem de bölgede normalleşme rüzgarları eserken Libya’da birbirlerini rahatsız etmemeye dikkat edeceklerini gösteriyor. Zor konular söz konusu olduğunda kimi zaman anlaşılamayan alanlarda dahi Ankara-Moskova hattında konuşmalar sonucu bazı mutabakatlara ulaşılabiliyor ama temel pozisyonlar korunmaya devam ettiğinden mutabakatların uygulanmasında ve mutabakatlara uyulmasında sorun çıkabiliyor. Türkiye’nin Tel Rifat ve Mümbiç’teki duruma itirazı bu çerçevede. Sayın Erdoğan’ın Soçi dönüşü uçakta yaptığı açıklamalardan Suriye’de Rusya’nın hala Rejim üzerinden çözüm aradığını anlıyoruz. Kremlin adına Rejimin desteklenmesi elbette sürpriz değil ama Moskova Rejimin güçsüzlüklerini de biliyor olmalı ki Türkiye-Rusya karşılıklı güveninin Suriye’de istikrarın anahtarı olduğunu vurgulamak gereğini hissetti Soçi görüşmeleri esnasında. Keza Tahran’da da çözüm ve istikrar için Astana formatı işaret edilmişti. Dolayısıyla Rejimin muğlaklığı siyasi bir algı meselesinden ziyade bir gerçeklik. Daha da ötesi Sayın Erdoğan ikili istihbarat çalışmaları dahilinde iş birliği için fırsat olmasına rağmen Rejimin Türkiye’ye yönelik terör tehdidini durdurmadığını söylüyor. Güçsüzlüğün ötesinde Türkiye açısından karşısındaki aktörün güvenilmez bulunduğunu daha kibar biçimde ifade etmek mümkün olmaz herhalde. Moskova’nın bu güven açığını kapatma çabasını- eğer bu çabayı gösterirse- göreceğimiz istikametler belli: Tel Rifat, Mümbiç, İdlib’de terörle mücadele, Tel Rifat, Mümbiç’te terörden arındırılmış bir bölgenin oluşturulması ve Anayasa Komitesi çalışmalarının hızlandırılması.