SELÇUK ERDOĞAN "KOD KÜRŞAT" ÖZEL KUVVETLER... ASTSUBAY...
08 Oca 2017

21 Aralık’ta BAB AKİL DAĞINDA ağır yaralanmıştı.

O günden beri bitkisel hayattaydı.

Bugün şehit düştü.

21 Aralık Akil dağı çatışmasında yaralanmadan önce yine BAB’taydı.

Ve orada daha önce yaralanmıştı. O gazilikten sonra Komutan; “İstikamet Ankara” demişti ya, O GAZİ, evine gitmek yerine tekrar BAB’a gitti.

Ve bir kez daha yaralandı.

Ve o yarayla artık “ŞEHİT” oldu.

İşte o yiğit Mehmetçik’in kısa hikayesi.

Sonra birden silah sesleri kesiliveriyor. Dakikalara sığan upuzun zamanlarda bekleyip duruyoruz. Sonra ateş ve manevra, ateş ve hareket. Delicesine bir uğraşla, artık inisiyatifi elimize almış arayıp duruyoruz. Zaten bu uğraşta, bir zaman sonra komandolarının vurduklarını da, komandolarımızla birlikte buluyoruz.

Ama hala bitmeyen bir işimiz, komandoların ateş altına aldığı, hala bakılmayan diğer araç var. Çatışma alanında orada, oracıkta öylece duruyor. Etrafında da leşler... Kürşat’la ben namlu üstünden baka baka, ayrışmış bir şekilde o araca yaklaşıyoruz. Garip bir şekilde, eğreti zırhlandırılmış bir araç bu.

Sine sine sessiz sessiz yaklaşıp dururken! Birden!

“Hareket!!!?”

“Hareket var Kürşat!”

Kürşat ise çoktan görmüş, çoktan tetiğe asılmış bile.

O aracın içini, oracıkta ateşe boğuyoruz.

Ve buna karşılık aracın içinden bir patlama sesi geliyor. Anlık bir şaşkınlık var, ama hemen anlıyorum. Ya içerideki kendini patlattı ya da attığımız mermilerden biri, bir mühimmatı patlattı. İnceden bir duman aracın kapılarından deliklerinden sızmaya başlıyor. Temkinlice, dikkatlice, tek tek, ata ata yaklaşıyorum.

Kürşat’ın yanına geliyorum. Kürşat ise orada öylece duruyor. Aracın içine bakıp duruyor. Ben de bakıyorum. Ve artık attığım o mermileri atmamın gereği olmadığını görüyorum. Aracın içindeki IŞİD’cinin kendini patlattığını, parçalanmış, aracın içine yapışmış beden parçalarından anlıyorum.

Ben size bu gördüğümüzün nasıl olduğunu anlatmayacağım.

O kadar işte.

Ben size şimdi Kürşat’ı, o dağ gibi silah arkadaşımı anlatacağım. Kürşat’ın neden öyle bakıp kaldığını, orada, oracıkta nasıl yaralandığını anlatacağım.

Kendisini el bombası patlatarak geberten IŞİD’li, patlattığı el bombasıyla Kürşat’ı da yaralamış. Ayakta öylece durakalan bakakalan Kürşat, işte o yüzden öyle duruyor. Sonra birden artık ayakta duramıyor, düşüyor oracığa. Koşuyorum, bir iki adımla... Elinden ağır ağır süzülen akan kana ve sağ bacağında hemencecik büyüyen kan lekesine bakakalıyorum.

Bıçağımla hemen kamuflajlı pantolonunu yırtıyorum. Yırttığım o pantolonla hem tampon, hem turnike yapıyorum. Elini de yarım yamalak sarmaya çalışıyorum.

İşte bütün bu uğraştan sonra artık her şey kesiliyor, her şey bitiyor. Derin ve yorgun bir sessizlik tavuk çiftliğini kaplamaya başlıyor. Ya da artık ben de kilitleniyorum. İçgüdüsel bir dürtüyle ya da bilinçle, artık bir şey olmayacağına dair hisle, Kürşat’ı iki kolunun arasından girmiş, onu sürükleye sürükleye emin bir kuytuluğa çekmeye çalışıyorum.

Hiç sesini çıkartmıyor.

Çıkartamıyor belki, bilmiyorum.

Sadece “Tüfeğim” diyor.

“Tamam” diyorum, “Hemen.”

Hemen koşup silahını alıyorum, kendi silahımın üstüne, çaprazdan omzuma asıyorum. Ve dengesiz, yalap şalap bir yürüyüşle onu tekrar çekmeye çalışıyorum. Çektiğim o yerde başka bir yarasının, daha ağır bir yarasının olup olmadığına bakıyorum.

Kürşat; “Bana silahımı ver” diyor, “Ayağa kalkmama yardım et.”

Bütün itirazıma rağmen, bu emrini yerine getiriyorum.

Ve yaralı bu Özel Harpçiyle birlikte, yine, yeni bir çevre kontrolü yapıyoruz. Durmuyor, oturmuyor, beni dinlemiyor. Sadece “Bu işi beraber bitireceğiz” diyor. Sadece o da değil. Ağır yaralılar hariç, gazi komandolar dahil hepimiz, ama hepimiz son bir gayretle bu son işi bitirmeye çalışıyoruz. Ve artık her şey, hep birlikte, hep beraber yıkılmayan yıkılamayacak onurumuzla sona eriyor.

Artık, az biraz sonra da diğer üs bölgelerinden takviyeye gelen arkadaşlarımız yetişiyor. Artık hummalı bir tahliye ve çok daha detaylı bir arama tarama başlıyor. Kürşat dahil, hala yaralarından kan damlayan 13 gazimizi tahliye ediyoruz.

Ve bir şehidimizi de!

Evet, bizim burada bir şehidimiz var.

İlk patlamada şehit olan ve size anlatmaya hiç fırsat bulamadığım bir şehidimiz. Onu, kanlanmış bir bayrağımızı yüzüne kapatarak Vakah köyü çatışmasından, asıl vatana uğurluyoruz.

Ruhun şad olsun adsız kardeşim. Mahşerde alnın açık olsun.

Ne acı! Ne garip bir onur bu. “Fırından yeni çıktı, sıcak sıcak onlar!”

Şehit ve yaralılar.

Milletin ruhuna yeniden doğan milletin ruhundan “Adsız Sıradanlar.”

*

Bab yakınlarındaki giriştiğimiz Vakah köyü çatışmasında tekfiri teröristlerin ikisi bomba yüklü “Üç zırhlı ve/veya zırhlandırılmış araçla” cüret ettikleri bu uğursuz saldırının bilançosunu, bütün alanı temizledikten sonra, ‘Artık burada, bu zamanda başka bir melanet kalmadığını’ son bir kez rapor ettik.

Bir de saldırıyı gerçekleştiren 21 teröristin tamamının öldürüldüğünü.

Yaptığımız aramalarda bize karşı gerçekleştirdikleri saldırıyı kayda alıp, sosyal medya ile kendilerine müzahir medya üzerinden bir başka operasyon çekmek isteyen bu uyanıkların kameralarını da ele geçirdik.

En son çektiği neydi bilir misiniz?

Bizim silahlarımızla gebermeleri!

O kayıt şimdi elimizde.

Full HD çekim yapan kameraları da...

Peki, geriye bir başka canlı kalan ya da kalanlar, sağda solda kıyışıp kalanlar var mı?

Sanmıyorum, ama bütün aramalara rağmen bilmiyorum. Tünel, menfez, mahzen dolu burası.

Ya kaçan?

Belki, ama o da hiç önemli değil. Canları çektiği zaman çıkabilirler karşımıza. Mertçe olsun ama! Hoş, pek mümkün olmasa da...

Benim şimdi bildiğim ve önemsediğim bir tek şey var. O da bu çatışmada Türk Milletinin, biri şehit 13’ü yaralı olmak üzere 14 zayiat verdiğidir.

*

Sonra beni de zorla hastaneye gönderdiler. Duymuyordum. Aslında çatışma başladığından beri doğru dürüst bir şey duymuyordum. Bağırmalar ve patlamalar hariç... Patlamadan sonra başlayan baş ağrısı ve işitme kaybı, çatışma sırasında artarak devam etti. Başım ağrıyordu, kulakların ötüp duruyordu. Resmen çın çın çınlıyordum. Sadece ben de değil... Patlama ve sonrasında kapalı alanlardan; odalardan, koridorlardan yapmak zorunda kaldığımız atışlar ile teröristlerin attığı mermi ve bombaların sesleri hepimizi etkilemişti. Bir de duvara toslayıp büyük bir gümbürtüyle duvarı göçüren BMP mermisi vardı. Dağlar aklıma geldi, ne güzeldi. Oradaki çatışmalarda böyle bir sorun yoktu.

Neyse, bir kez daha hastane yolunu tuttuk. Bir yandan da sevinip duruyorum. Badimle yani beden, ruh, yaşam ve mücadele yarımla bir kez daha buluşacaktık.

İyiydi Kürşat. Hem de çok iyiydi. Şakalaşıp durduk. O; “Elek oldum, kevgire döndüm...” diyordu. Ben de buna karşılık; “Çın çın ötüyorum” dedikçe, ikimiz birlikte; “Çın çın ötüyor kalbim” nakaratı tutturup, gülüp duruyorduk. İyiydik, neşeliydik, rahattık, ama battı bize, sıkıldık; “Artık çıkıp gidelim” deyip duruyorduk.

Sonra komutanımız geldi. Üç beş hasbihal, “Ohh” baklava da getirmiş. Yedik bir güzel. Çıkarken de dedi ki Aksakallı Paşa; “İstikamet Ankara! Biraz dinlenin, gelirsiniz sonra.” Komutan çıktıktan sonra, baktık birbirimize. Kürşat dedi ki bana; “Abi sen git... Bebeğini gör gel, ben gitmeyeceğim.”

Kürşat’ı ikna edemedim, iyi mi? Emir memir hak getire.

İşte ben badimi, beden ve mücadele yarımı en son burada gördüm. Doktorlar; “Ankara’ya tahliye edelim” demişler, istememiş, istirahati bile kabul etmemiş. Üstüne bir de doktorlarla kapışmış. Meğer o, yazgısının çağrısına uyacakmış! Vakah köyünde yarım kalan işini Akil dağında tamamlamaya gidecekmiş.

21 Aralık’ta Akil dağındaki çatışmalar şiddetlenince, desteğe gidenlerin arasına karıştığı gibi, soluğu mücadelenin içinde almış.

Bir de orada “Veryansın bir can pazarı.”

Gırtlak gırtlağa girmişler bir kez daha.

Ve bir havan atışıyla...

Ağır yaralı şimdi.

Yoğun bakımda...

Beyin ölümü gerçekleşti kardeşimim.

O şehit olacak!

Artık...

Artık duanızla...

Bu yazı “ÖZGÜR ŞEHİT” kitabı için kaleme alınmıştı.

Burada bitiyordu. Ama artık şu cümle eklenmek zorunda.

“O ARTIK BİR ŞEHİT!”

RUHUN ŞAD OLSUN KARDEŞİM. ALNIN, MAHŞERİN AÇIK OLSUN.