SAYGI DAVAMIZ

1996 olması lazım, Hasan Celal Güzel, Mülkiye'ye bir konuşma yapmak için gelmiş ve bize Fütürizm'in siyasi yönünü anlatmıştı.

1996 olması lazım, Hasan Celal Güzel, Mülkiye’ye bir konuşma yapmak için gelmiş ve bize Fütürizm’in siyasi yönünü anlatmıştı. ABD’de 1970’lerde Sovyetler Birliği’nin geleceği için 15 senaryo çıkarıldığını ve bunlardan birinin 1985’ten sonra gerçekleştiğini söylemişti. Geleceği tahmin etmeye çalışmanın öneminden bahsetmişti. ANAP’ın geleceği için hazırlanan senaryolardan birisinde kendisine bir operasyon yapıldığını bildiği için belki de… 

Bugünden yakın geleceğe yönelik okumalar yaptığımızda birtakım trendler, eğilimler fark ediyoruz. Avrupa şehirlerinde, ABD şehirlerinde büyük bir değişim trendi var, demografi çok hızlı değişiyor. New York 1920 yılında yüzde 98 oranında beyaz nüfusa sahipken bugün bu oran yüzde 32’ye düşmüş durumda. Dünyamızda 2050 yılında gelişmemiş ülkelerin nüfusunun bugüne kıyasla iki kat artacağı tahmin ediliyor. Otuz yıla kadar dünyadaki 15-24 yaş arasındaki gençlerin üçte birini Afrika kıtasındakiler teşkil edecek. Bu koşullarda dünya nasıl bir yer olacak? Bu koşulların gelişmiş ülkeleri otoriterleştireceği söylenebilir. İnsan haklarının gerileyeceği öngörülebilir ve bu da büyük bir felaketle sonuçlanabilir. Toplumların sağlıklı bir gelişim göstermesi üzerine odaklanmak gerek.

Devletler yeni savaş uçakları geliştirsin, ihracatlarını arttırsınlar. Biz yeni yollar, köprüler yapalım. Peki, hangi siyasal proje insan olarak birbirimize verdiğimiz değeri arttırabilir? Bunu araştırmamız gerek. Bugünün koşulları büyük bir saygı şuurunu inşa etmeyi gerektiriyor. Yöneticilerin “ben”den “biz”e doğru yönelen, kolektif şuur ve dayanışmayı güçlendirmeye yönelmesi gerekir. Cemiyette saygıyı önceleyen, birbirine enerji sağlayan boyutlara sahip bir ideoloji oluşturmamız gerekir. Misalen Ankara’nın Avrasya’nın zarafet ve nezaket bakımından en iyi durumdaki büyük şehri olması gaye edinilmelidir. 

Bu bahiste geçmişe göre daha kötü bir noktadayız. Kırk elli yıl önceki TRT röportajlarında sokaktaki sade vatandaşımızın kullandığı dili bugün milletvekilleri, akademisyenler kullanamıyor. Siyasetten, üniversiteden, mahalleden kabalığı uzaklaştırmanın yollarını araştırmalıyız. Artık bir saygı davamız olmalıdır.

Bununla ilişkili bir konu bugünün suni şehirlerinin insanın tabiatını bozduğu gerçeğidir. Şehirlerimizin tabiatla bağını güçlendirmemiz gerekir. Ormanlara, tabiata baktığımızda dantel gibi işlenmişlik, bir incelik görebiliriz. Tabiatla bağı kopan insanların incelikten de uzaklaştığını kolayca tespit edebiliriz. “Eğer gözlerim olsa idi, ben toprağı göremeyecektim. Mezarıma taş koymayın, ben öldükten sonra üzerimde otlar bitsin, çiçekler açsın” diyen Âşık Veysel’e kulak vermeliyiz. “Yeşil yapraklar veren her fidanın gölgesi/ yeryüzünde sayılır bahtiyarlık ülkesi/ dünyaya sevinç veren ormanların nefesi/ olmayınca değersiz, baştanbaşa her vatan” diyen Kerim Yund’u dinlemeliyiz.

Naci Hoşafoğlu’nun fidan diken elleri öpülsün. Göçüp gidenlere rahmet olsun. Mehmet Ali Karadeniz’in Türkeli köyündeki mezarını ziyaret ettik. Bu ay Muammer Sivri’yi de uzun uzun yad ettik.