SÂMİHA AYVERDİ'DEN ALPASLAN TÜRKEŞ'E MEKTUP

Sizinle bir mektup paylaşmak istiyorum. Bu mektup, Sâmiha Ayverdi'nin 27 Mayıs 1978'de kaleme alıp, dönemin MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş'e gönderdiği ve Kubbealtı Akademi Mecmuası'nın Ocak 2018 sayısında yayınlanmış olan mektuptur.

Bu mektubu milletini ve vatana seven her hangi birinin günümüzde Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yazdığını düşünerek okuyabiliriz. Sâmiha Ayverdi’nin aşağıda yapılması gerektiğini belirttiği şeylerin bir bölümü son yıllarda yapılmıştır. Ama yapılması gereken daha çok şey vardır. Bu mektupta Sâmiha Ayverdi’nin “sol” dediği şey, günümüzde Türkiye’nin aleyhindeki ittifaklar; “iktidar” dediği şey de, kültürel iktidardır. Sâmiha Ayverdi’yi anlayabilenler, bugün neler yapılması gerektiğini sorusunun cevâbını da bulacaktır.

Sayın Alparslan Türkeş,

Sizinle pek çok meselede birleşerek dertleştik. Onun için teferruâta girmek istemiyorum.

Artık millet, sola karşı direnmenin bir ölüm-kalım işi olduğuna inanmış bulunuyor. Son günlerin çeşitli hareketleri bunun bir şâhididir. Lâkin bu direnişler birer reaksiyondur. İş, aksiyona geçebilmektedir. Bence aksiyon, iktidârı ele geçirecek ince, elastikî bir politika kılıcı ile solu devirip evvel yaralamak sonra mümkün mertebe imhâsı yoluna gitmektir. Şu da var ki, iktidarlar, kadro ile kazanılır. Hayâlî demeyeyim ama, zihnimizde tasavvurî olarak bu kadronun elemanları aşağı yukarı tespit edilmiş gibidir. Gerekirse ve günü gelirse bu isimler üzerinde müzâkere edilebilir.

Her devlet adamının etrâfında parazitlerin olması mukadderdir. Bunları, sırasında idâre, sırasında izâle de yine esnek bir politika işidir. 1950’den beri iktidâra gelen sağcı partilerin hiçbiri, memleketin uçuruma doğru itilmesine maârifin “en müessir âmil” olduğunu fark edip politik çizgisini ona göre hazırlamadı.

İş, muktedir bir maârif vekilinden evvel, bir millî maârif politikası kurmak, işin başını da celâdetli olduğu kadar bilgili, cesur bir başa teslim etmektir. Bu mesele, kitaplara sığamayacak kadar uzun olduğundan şimdi sözü kısa kesip nâçizâne tekliflerimize geçmek istiyorum.

1. Milliyetçi Hareket Partisi, suyun başının maârif olduğunu çok iyi anlayarak, Eğitim Enstitülerini millîleştirmişti. Esâsen kıyâmet de hâlâ onun başına kopuyor.

Evet, sivil olduğu kadar askerî mektepler de îman ve vatana susamış bir hoca kadrosunun şeref, nâmus ve bilgisine tevdî edilmelidir.

2. Bunun için de mutlaka iktidar olmanız lâzımdır.

3. İktidar olabilmek için, güvenilir, inanılır ve prensipleri uğruna can fedâ edebilecek idealist bir misyoner teşkilâtı kurmak gerek. Doktor, mühendis, asker, din adamı, iş adamı, ilim-fikir ve sanat adamı gruplarını hazırlayıp memleketi haberdâr etmek, aynı zamanda ham, iptidâî  ve câhil gruplara fikrî yardımda bulunmak.

4. Sanâyicileri kazanmak. İlk uyanması gereken kitle, patronlar yâni sanâyicilerdir.

Sol sendikalar, durmaksızın işçilere seminerler yaparak, broşürler dağıtarak, kafaları boş ve mukayese ölçüleri olmayan zavallıları menfaatlerinin birer çivisi, birer vidâsı, birer makinesi hâline getiriyorlar. Arada bir de ağızlarına bir parmak bal çalıp oyalamasını da biliyorlar.

5. Beyefendi, eskiden yediden yetmişe bütün milletin birleştiği bir müşterek prensip vardı: Îlâ-yı Kelîmetullah.

Vezirin de çırağın da ve ustanın da hareket ve heyecan noktası bu idi. Şimdi o yok. Sâha boş. İşte size bu boş sâhayı işgâl etme yolunun tek kurtuluş çâresi olduğunu söylemek isterim. İşçiyle patron, et tırnak gibi birleşmeli. Patronun bu yola gitmesi hem de şahsî menfaati îcâbıdır. İşçi fabrikasına ortak olmalı. Ahlâkına, îmânına, nafaka götürülmeli. Zîra câhildir, tecrübesizdir. Fakat uğraşılırsa kazanılır.

6. Televizyon, bu milletin başında bir felâket, bir zebânîdir. Göze ve kulağa hitap eden bu âlet ile yapılamayacak güzel iş yoktur. Ama iktidâra sâhip olunca. Şimdiki iktidar ise kıyasıya ve alabildiğine bunun aksini yapıyor. Ne Allah’tan korkuyor, ne de kuldan utanıyor.

Dünkü Edebiyat Vakfı’nın açılış merâsimi beni çok mütehassis hem de çok müteessir etti. Vakfın kurulmuş olması, yıkıcılara karşı âcil bir direniş idi. Ama bu reaksiyonun aksiyonu ne olacaktır? Ellerinde maddî-mânevî kudret olmadıkça, dilde, dinde, târihte, sanatta hangi vâsıtalar ile işlerini yürüteceklerdir?

Tanzîmatın hatâlı adımı, bugün bir iflâs çanını çalmakta bulunuyor. Asırlardır etrâfımızı sarmış olan düşman zincirini hangi silâhla parçalayıp millî benliğimizin temiz havasını teneffüs edeceğiz?

Dünkü birbirinden veciz sözleri 45 milyon Türk’ün kulağına hangi vâsıtalar götürüp onları eğitmekte müessir olabilecek?

Bizans yıkılırken, hamiyetli bir imparator, Grand Dük Notaras gibi bir diplomat ve Genadyos gibi bir rûhânî vardı. Ama kadroları yoktu, kurtulamadılar. Onun için size de kadro lâzım. Hatta elzem. Bugün, millî kuruluşlarımız, tepeden tırnağa hasta ve yaralı. Bünyemize gelip gidip merhem sürüyorlar. Halbuki o yaraları meydana getiren içteki mikropların izâlesi lâzım. Bu da ancak kitleye maârif aşısı vurmak, taassuptan arınmış bir îman heyecânı getirmekle mümkün olur.

Muhterem beyefendi, ne ölçüde samîmî olduğumuza Allah şâhittir. Gayret bizden, tevfik Allah’tan.