REİS VE KASABANIN ŞERİFİ: NEYDİ VE NE OLDU?

Bu satırları yazarken Sayın Cumhurbaşkanı ve Başkan Trump basın açıklaması yapmaktalar. Her iki taraf da toplantıdan önce neredelerse, toplantı sonunda da oradaydılar. İsterseniz Kasabanın Şerifiyle başlayalım.

Gördüğüm kadarıyla, Kasabanın Şerifi “Ne şiş yansın, ne de kebap!”, demektedir. Sayın Cumhurbaşkanı ile mükemmel bir ilişkimiz var derken, YPG ile de mükemmel ilişkilerinin olduğunu söylüyor. Ona bakarsanız Kuzey Kore’yle de harika ilişkileri olduğunu söylerken Güney Kore’yle muhteşem ilişkisi olduğunu söylemekteydi. Aslında adamın derdi başkadır. Önümüzde Başkanlık seçimi var. Kendisinin azliyle ilgili bir soruşturma var. ABD içindeki küreselleşmeden zarar gören kesimlerden ve ABD’nin muhafazakâr taşrasından oy alan bir siyasetçi olarak 1990’dan beri bütün dünyaya egemen olmak isteyen (ve bunu da eline yüzüne bulaştıran) Amerikan müesses nizamıyla pençe pençe bir kavgası var. Bu yüzden içerideki kamuoyuna çok ters görünmek istememekte ama aynı zamanda bu yapıyı da değiştirmek istemektedir. Benim kanaatimce Trump, ABD’nin kendi kıtasında kuvvetli bir devlet olmasını, ABD’nin kendi ekonomik problemlerini çözmesini ve dünyanın dertleriyle çok da ilgilenmemesini sağlamaya çalışacaktır, eğer tekrar başkan olursa… Bu da yeni bir izolasyonist politika anlamına gelir. Ancak şu anda durumu zayıftır. O yüzden top çevirmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanı ise ne S-400 meselesinde, ne eşkıya bozuntusu Şahin Cilo – Ferhat Abdi Şirin meselesinde, ne casus başı Fetullah hakkında, ne de ambargo ve sair tehditler karşısında pozisyonunu değiştirmedi. Yani bir gün önce, bir ay önce veya bir yıl önce neredeysek oradayız. Cumhurbaşkanı Türkiye’nin politikalarını çok net bir şekilde ifade etti, görüldüğü üzere muhatabından çok daha ciddi, tutarlı ve hazırlıklıydı. Kasabanın Şerifi kendisine Pentagon ve CIA’den fısıldanan bazı fikirlerle Türkiye’yi amiyane tabirle bazen “kafalamaya” bazen de “tehditle” politika değiştirmeye zorlamaya çalışmıştır ama görünen o ki, bunda başarılı olamamıştır. 

Pekiyi, ülkelerin politik duruşları değişmediyse biz niye oraya gittik? Cumhurbaşkanı’nın ABD’ye bu durumda gitmesi ne anlama gelir? Bir şeyin değişmeyeceğini tahmin etmemişler miydi?

Oraya Türkiye’nin gitmesi, ABD’nin Başkanının da çok misafirperver davranışları, aslında, her iki ülkenin de birbirlerini kaybetmek istemedikleri anlamına gelmektedir. Ancak her iki ülke de karşı tarafın kendi bakış açısına yaklaşmasını bekleyerek kendi duruşundan taviz vermek istememektedir. Bu da çözümsüz bir durum ortaya çıkarmaktadır. Yani ABD ve Türkiye birbirlerini kaybetmek istememektedirler, ama müttefiklikten farklı şeyler anlamaktadırlar. Biz kendi vatanımızın birliği konusunda müttefiklerimizin desteklerini isterken, ABD Türkiye’nin kendi güdümünde kalmasını istemektedir. Ancak müttefikliğin anlamı konusunda farklılıklara rağmen, ne Türkiye ABD’den ne de ABD Türkiye’den kopmak istememektedir. Garip ama gerçek budur. Bu bağlamda, Türkiye’nin ABD için ve ABD’nin de Türkiye için ne ifade ettiğini değerlendirmek gereklidir.

TÜRKİYE ABD İÇİN VAZGEÇİLMEZ MİDİR?

ABD’nin küresel güç olmasının dayanağı parasının rezerv para olması ve dünya finansal sistemini yönlendirebilmesi, dünya enerji arzını doğrudan veya dolaylı yoldan kontrol edebilmesi ve sahip olduğu askeri gücün rakipsiz olmasıdır. Ancak bugün Dolar’ın hakim para olmasının maliyeti ABD’ye sağladığı faydayı aşmaktadır. Dahası pıtrak gibi kripto paralar ortaya çıkmakta, bizim de içinde bulunduğumuz birçok ülke alternatif para sistemleri üzerinde çalışmaktadır. Yani egemenliğin ilk dayanağı çatırdamaktadır. İkincisi dünyanın enerji rezervlerinin bulunduğu Orta Doğu bölgesinde ABD’nin 20 sene önceki etkinliği yoktur. ABD yanlış politikalarla Irak’ı İran’a, Suriye’yi Rusya’ya hediye etmiştir. Rusya tarihinde ilk defa Akdeniz’de kuvvetli bir deniz üssü elde etmiştir. Dahası okyanus ticaretinin sonu gelmekte, ticaret yeniden ipek yolu üzerine dönmektedir. Türkiye hem Akdeniz’de, hem enerji rezervlerinin bulunduğu Orta Doğu’da, hem de yeni ticaret yollarının tam üstünde bulunmaktadır. Bu bölgede ABD’nin Türkiye’den daha güçlü bir müttefiki de yoktur. Üçüncüsü ABD’nin askeri gücü rakipsizdir ancak buna rağmen bütün dünyaya yayılmıştır ve son yirmi yılda hiçbir başarısı da yoktur. Girdiği ülkeleri tarumar etmişlerdir ancak savaşın sonucunda ABD’nin rakipleri mevzi kazanmışlardır. Amerikan askeri müdahaleleri askeri ve jeo-politik bir kazanç sağlamadığı gibi, bu askeri gücün iktisadi maliyeti de ABD’nin maliyesini zorlamaktadır. Pompeo’nun dediği gibi NATO bile artık bir yük olarak görülmektedir. Böyle olunca, ABD’nin stratejik bölgelerde güçlü orduya sahip müttefiklere ihtiyacı vardır. Her üç problemin çözümünde de Türkiye’nin ABD için değeri vazgeçilmezdir.

Eğer ABD Türkiye’yi kaybederse, özellikle Türkiye’yi Rusya’ya kaptırırsa, bu onun için büyük bir mağlubiyet olur. ABD Türkiye’yi eskiden olduğu gibi yönlendiremese de, Rusya’ya kaptırmamalıdır. Mevcut durumda ABD uzun dönemde mutlak olarak kaybeden konumdadır. Bu yüzden ABD zararı en aza indirmek zorundadır.

ABD TÜRKİYE İÇİN VAZGEÇİLMEZ MİDİR?

ABD Türkiye için vaz geçilmez değildir, aksine ABD’den vaz geçilmesi de gerekir. Ama vazgeçmek bu satırları yazmak kadar kolay değildir. Birçok iç içe geçmiş süreç dolayısıyla böyle bir karar almak, kısa vadede, pek mümkün de değildir.

ABD ve NATO Türkiye’ye bugüne kadar çok faydalı olmamıştır. Belki bölücü eşkıyabaşı Apo’nun yakalanması ve Soğuk Savaş döneminde Rusya’ya karşı koruma sağlaması dışında, ABD ve NATO’nun faaliyetlerinin hemen hemen tamamı Türkiye’nin aleyhinedir. Üstüne yapılan darbeleri, Kıbrıs Savaşı sonrası uygulanan ambargoyu, FETÖ’yü, PKK’yı ve diğer faktörleri eklersek bu müttefiklikten Türkiye’nin hep zararlı çıktığı anlaşılmaktadır.  ABD Türkiye’ye faydalı olmasa da, çok büyük zarar verebilir. Dünya medyası, finans sistemi ve teknolojisi ABD güdümündedir. İsterlerse Türkiye’de ağır tahribata yol açabilirler. Türkiye’yi yöneten bütün hükümetler, bugüne kadar, ABD’den gelecek faydayı en yükseğe çıkarmayı değil ama ABD’den gelecek zararları en düşük düzeye indirmeyi amaçlamışlardır. Bugünkü durum da budur. Sayın Cumhurbaşkanı çok iyi bilmektedir ki, ABD’den bize bir fayda gelmeyecektir ama bize verebileceği zararı en düşük düzeye indirmeyi amaçlamaktadır. Bu yüzden dünyaya iyi bir fotoğraf vermek, ülke görüşlerini ABD’li muhataplarına anlatmak ve ilişkileri koparmamak için gitmiştir.  

SONUÇ:

Her iki ülke de, kendi açılarından zararlarını en düşük düzeye indirmeyi amaçlamaktadır. Sürecin nasıl gelişeceğini uzun dönemde göreceğiz.