PROJE LİDER BABACAN MI YOKSA DAVUTOĞLU MU?

Siyaset iddia işidir her şeyden önce… Ancak iddia kadar pazarlama da önem açısından ikinci sırada gelir.

Bugün 17 Ağustos 2020… Bir Adapazarlı olarak 17 Ağustos Depreminin 21’inci yılında içimi bir hüzün ve acı kaplı… Adapazarı’nda, Kocaeli’nde, İstanbul’da, Gölcük’te ve sair şehirlerimizde kaybettiğimiz vatandaşlarımıza Allah rahmet eylesin. Mekânları Cennet olsun…

***

Siyaset iddia işidir her şeyden önce… Ancak iddia kadar pazarlama da önem açısından ikinci sırada gelir.  Son dönemde Türk siyasetinde üç yeni(!) isim kulislerin hareketlenmesine sebep oldu. Sayın Ali Babacan DEVA ve Sayın Davutoğlu da Gelecek Partilerini kurdular. 2018 seçimlerinde çok güzel bir rüzgâr yakalayan ve Y-CHP’ye rağmen bence seçimin kazananlarından olan Sayın Muharrem İnce de “Bin Günde Memleket Hareketini” başlattı. Siyaset yapmak her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının hakkıdır. Hepsine hayırlı olsun.

Bugün bu üç hareketi inceleyeceğim. Türk siyasetinde nereye oturduklarını, hangi iddiaları seslendirdiklerini ve bunu nasıl pazarladıklarını inceleyeceğim. Bunu yaparken de olabildiğince tarafsız olmaya çalışacağım. Ama ilk önce şu “proje lider” kavramına değinelim.

TÜRK SİYASETİNDE PROJE LİDERLER VAR MI?

Türkiye çeşitli ara dönemler de olsa, 1876’dan beri çok partili siyasi hayatın içindedir. Resmen çok partinin olmadığı dönemlerde bile (Sultan Abdülhamit’in 1878 – 1908 arası Mutlakiyet Rejimi ve 1923- 1946 arası Tek Parti Rejimi) tek bir güç etrafında şekillenmiş gibi görünen iktidarın farklı siyasi partilerin temsilcileri arasında bir koalisyon olduğunu söyleyebiliriz. Yani kabaca 144 senelik birçok partili siyaset geçmişi olan Türk Milleti’nin öyle “proje lider” gibi yapılara hiç teveccüh etmeyeceği de âşikârdır. “Hocam, nedir bu proje lider?” İktidar yanlısı medyada İYİ Parti kurulduğunda ilk defa dillendirilen bu kavram, kabaca dış güçler tarafından tasarlanan, finanse edilen, gücünü halktan değil ama “içimizdeki İrlandalılardan alan” siyasi lider anlamına gelir. Bu kavramı Sayın Akşener için kullanmışlardı, o vakit ben de bunu eleştirmiştim. Sayın Akşener MHP içinde belli bir kitlenin temsilciliğini üstlenmişti. Onun gibi milliyetçi kökenli bir siyasinin NATO ve AB çevreleri tarafından desteklenmesi hem onlar hem de Akşener için kabul edilmezdi. Dahası kimsenin inanmayacağı iftiralar ve bel altı ifadeler de bazı mevkutelerde dile getirilmişti. Zaman beni haklı çıkardı. İYİ Parti, milliyetçi hassasiyeti belirgin küçük boy bir orta sağ partisine dönüşmüştür. Oy oranı da yüzde 5 ilâ yüzde 15 arasında dalgalanır. Şu anda ise, yine aynı çevreler Sayın Babacan ve Sayın Davutoğlu için “proje lider” demeye getiriyorlar. Ben bir Türk vatandaşı olarak bu “proje lider” kavramının bütün Türk Milleti’ne hakaret olduğunu düşünüyorum. 1876’dan beri siyasetin içinde bulunan, siyaseti de seven, gerektiğinde İstiklal Harbi verip Devlet kuran bu milletin üç beş tane tefecinin arabasına binip düdüğünü öttüreceğini zannetmek bu millete ve bu milletin siyasetçilerine hakarettir.

ALİ BABACAN VE DEVA PARTİSİ

Sayın Babacan’ın iddiası bir ülkenin ekonomisinin küresel finans sistemine entegre olarak ve yargıda bağımsızlığı, insan hak ve hürriyetlerini sağlayarak kalkınacağıdır. Bunun motor gücü de yurt dışından gelecek fonlar ve yabancı kartellerin yurt içinde yapacağı yatırımlardır. Sayın Babacan bu görüşlerini pazarlarken AK Parti döneminde yaptığı icraatları öne çıkarmaktadır. Kamuoyunda birçok yandaşının seslendirmesiyle Sayın Babacan’ın AK Parti’nin Ekonomi Bakanı, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olduğu ilk iki döneminde ekonominin çok iyi yönetildiği ve bugün kendi uyguladığı politikalardan sapıldığı için ülke ekonomisinin zayıf düştüğü seslendirilmektedir. Bunlara ek olarak Sayın Babacan küreselci, bireyci ve liberal bir ideolojiyi seslendirmektedir. Ben Babacan’ın iddiasının kökten yanlış olduğunu düşünüyorum. Öte yandan pazarlama için kullanılan argümanların da gerçeği ters yüz ettiği kanısındayım. İlk önce iddiayı ele alalım.

Orta ölçekli bir gelişmekte olan ülke sayılan Türkiye’nin kalkınması için gerekli olan birinci şart ülke kaynaklarının üretken sektörlerde kullanılacak sermaye tiplerine yatırılmasıdır. Türkiye gibi ülkelerde orta ileri teknolojide üretim yapıp yüksek teknolojiye yatırım yapmak amaç olmalıdır. Sadece yabancı sermayeye bağlı ve küresel finans sisteminin yol verdiği alanlarda yapılacak yatırımlar en iyi halde Türkiye’nin mevcut durumunu kuvvetlendirir. Halbuki, Türk iktisatçılarının kahir ekseriyeti Türk ekonomisinde verimliliğin arttırılmasını, beşeri fiziki sermayenin yüksek teknolojili sektörlerde kullanılabilecek şekilde geliştirilmesini öne çıkarır. Bu da milli bir kalkınma politikaları demeti ile sağlanabilir. Türkiye’ye gelen yabancı sermaye en iyi halde hazır kurumları satın alıp mevcut teknoloji düzeyinde üretim yapmak ya da doğrudan kendi ürünlerini Türk pazarına satmak için gelmektedir. İkinci yanılgı ise hukukun üstünlüğü ilkesinin geçerli olduğu, demokrasinin bireysel ve kolektif hakları içeren bir şekilde uygulandığı ülkelere küresel sermayenin akacağıdır. Böyle bir şey kapitalizmi anlamamak demektir. Yabancı sermaye kâr için gelir. İnsan hakları ve demokrasi var diye gelmez. Buradan insan hakları ve demokrasi düşmanı olduğum anlaşılmasın. Bunlar sosyal refah açısından önemli kriterlerdir. Ancak sermaye birikimi ve yabancı yatırımcılar bu sâiklerle gelmez. Öyle olsaydı, dünyanın en ceberut ve baskıcı rejimlerinden biri olan Çin’e bu kadar sermaye akmazdı. Yabancı sermaye üst yapı anlamında bir ülkede sadece istikrar, ucuz işgücü, düşük vergiler ve yüksek bir nüfus arar. O ülke bunları sağlıyorsa varsın komünist rejimler veya iptidai sultanlar tarafından idare edilsin, önemli değildir. Bu yüzden Sayın Babacan’ın iddiasının dayandığı teorik kaynaklar mesnetsiz ve gerçek dışıdır.

Sayın Babacan’ın propagandasını dayandırdığı en önemli delil ise kendi döneminde AK Parti’nin iktisadi anlamda çok başarılı olduğudur. Yüzeysel bakıldığında, bu önerme, doğru gibi gözükmektedir. Ancak Ali Babacan’ın yetkili olduğu AK Parti dönemi Türkiye gibi ülkelere nakit sermaye akışının en bol olduğu dönemdir. Bu gelen sermayenin büyük çoğunluğu da tüketime ve (inşaat ve hizmetler sektörü başta olmak üzere) üretken olmayan sektörlere kanalize edilmiştir. Elde birikmiş ne kadar kamu fabrikası varsa özelleştirilmiş ve bir marifet gibi bununla övünülmüştür. DPT kaldırılmış ve planlama bitirilmiştir. Bankacılık sektöründe kamu bankaları ve İş Bankası haricinde yabancı ortağı olmayan yoktur. Türk haberleşme altyapısı tümüyle yabancı sermayenin elindedir. Ali Babacan döneminde uygulanan politikanın özü dışarıdan borç alıp onu çatır çatır yemektir. Dış borç birikimi de 7-11 yıl aralarla krizlere neden olmaktadır. Marifet para bolken başarılı olmak değildir, marifet şimdi gemiyi yüzdürebilmektir. İçinde bulunduğumuz ekonomik krizin hazırlayıcısı da, büyük oranda etkili ve yetkili oldukları dönemdeki politikalarıyla Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’tir.

AHMET DAVUTOĞLU VE GELECEK PARTİSİ

Ahmet Davutoğlu’nun açık ve net bir iddiası yoktur. Türkiye’nin içinde bulunduğu krizi bir yönetim krizi olarak tanımlamaktadır. İktisadi krizin temel belirleyicisi olarak da Cumhurbaşkanlığı Sistemi ve mevcut hükümetin israfını göstermektedir. Bu yanlıştır. Yukarıda da belirttiğim gibi iktisadi krizin temeli iktisadi etkenlerdir. 1950’lerden bu yana sağ iktidarların genel politikası olan özelleştirme – liberalleşme ve NATO ittifakının dayatmalarını kabul bugünkü durumun baş müsebbibidir. Yani 70 yıldır her şey iyiydi de, krizler yönetim kötü olduğu için mi ortaya çıktı? Kapitalizmi ve küreselleşmeyi kutsayan bir bakış açısıyla hastalığı teşhis mümkün değildir. Teşhis olmayınca tedavi de olmaz.

Sayın Davutoğlu’nun bu iddiasını pazarlama aracı olarak da Dış İşleri ve Başbakanlığı Dönemindeki icraatları sayılmaktadır. AK Parti kurulduğundan bu yana çeşitli kademelerde hem karar hem de icra merciinde olan sevgili Ahmet Hocamızın kendisinin – siyasi nezakete uymayan bir biçimde- Başbakanlık ve Genel Başkanlıktan hal edilmesine kadar her şey iktisadi açıdan güllük gülistanlıktı da, o gidince mi her şey bozuldu. Dış Politikasını Kak Mesut’a, kendine bile faydası olmayan AB’nin ianesine / sadakasına ve Orta Doğu’nun fakir halklarının pratikte hiçbir şey ifade etmeyen desteğine bağlamış bir siyasetçi Türkiye’nin gerçek problemleri hakkında ne önerebilir? Geçmiş siyasi çizgisi bağlamında da Ahmet Hoca’nın Babacan gibi liberal ekonomi politikası ile birlikte ümmetçi ve yenilikçi bir İslamcılığı savunduğu söylenebilir. Bunlar ise Türkiye’nin geleceği açısından hiçbir şey ifade etmemektedir.

Bu partilerin kurulma sebebi aslında liderlerinin iktidar partisinde önlerinin kesilmesi, güçlerinin elinden alınmasıdır. Bu yüzden bu liderler de kendilerini var edebilmek için yeni birer platform kurmuştur. Ancak bunlar halkın ne kadar teveccühüne mazhar olur? Ben kendilerine çok da bir şey beklememelerini tavsiye ederim.

Muharrem Hoca da Cumaya kalsın…