ORUCUN NEFSE ÖĞRETTİKLERİ

Cemalnur SARGUT 31 May 2018

Kıyâmet gününde Allah, "Ey kullarım!" diyecektir, "Bana hediye olarak hangi güzel ve iyi davranışlarınızı getirdiniz? Ömrünüzü neye ve nereye harcadınız? Size nimetler verdim, ne yaptınız? Size kuvvetler verdim, nereye sarf ettiniz? Size akıl verdim, ne yolda kullandınız?"

Kıyâmet günü, Hakk'ın huzuruna iletilmesi gereken, îman, amel ve muhabbet hediyelerinden mahrum, eli boş, îmansız bir ruhun uğrayacağı dehşet büyüktür. Her iki dünya için sayısız nimet ve devletler yaratan Allah'ın, gerçi kuldan gelecek hediyeye ihtiyacı yoktur. Fakat Allah'ının huzuruna yükselecek bir ruhun ibâdet ve îman sermayesine sahip olmaya ihtiyacı büyüktür.

Hesap gününde insan olarak yaratılmış bulunmanın şükranını ve karşılığını ödeyebilmek için, dağarcığı boş olmamak gerektir. Allah'ın huzuruna ilk yaratıldığımız şekilde, çıplak ve eli boş dönmek olmaz. Günün birinde Hakk'ın misafiri olacaklarına inanmayanlar, onun ebed mutfağından ancak ateş, kül ve toprak alabilirler. Uykudan ve oburluktan kaçıp bir temiz gönül ve bir mânevî zahîre biriktirmemiş; ibâdetten lezzet almamış, oruç tutmaktaki feragat ve bekleyişten nasibedar olmamış kişi âhirete neyi armağan eder?

Rivayet edilir ki, Resûlullah (s.a.s) Usame b. Zeyd'e dönerek şöyle demiştir: "Ey Usame! Cennet yolundan ayrılma. Bu yol hakkında kuşkuya düşüp ondan geri kalma." Bunun üzerine Usame şöyle dedi: “Yâ Resûlallah! Bu yolu en hızlı bir şekilde kat etmeyi sağlayan şey nedir?” Buyurdu ki: "Kavurucu sıcaklarda susuz kalmak, nefsi dünya lezzetlerinden alıkoymak. Ey Usame! Bu durumda oruç tut. Çünkü oruç insanı Allah'a yaklaştırır. Allah'a, Allah için yemeyi içmeyi kesen oruçlunun ağız kokusundan daha sevimli gelen bir şey yoktur. Eğer ölüm sana geldiğinde karnın aç, ciğerin susuz olmasını yapabiliyorsan, bunu yap. O zaman âhiretteki en şerefli menzillere kavuşur, nebîlerle (a.s) beraber olursun. Ruhun onların yanına vardığı için sevinirsin ve Cabbar olan Allah sana salât eder, esenlik bahşeder.”

Oruç, diğer bütün beşerî uzuvların yanı sıra asıl hükmünü nefs üzerinde gösterir ve nefsin yaratılıştan fıtrî olarak getirdiği kötülüklerine ve taşkınlıklarına engel olur. Bu ise nefsin sadece şehevî arzuları cihetinden bir taşkınlığına değil, bizâtihi varlığı ve yaratılış hakîkati itibarıyla olan taşkınlığına da engel olma anlamına gelir.

İşte insanın nefs-i nâtıkasına oruç ibâdetini yerine getirmesi emredilmekle aslında, unsurlardan oluşan bu cismi yöneten ve kendisine insan bedenindeki dengeyi korumak sûretiyle onun yararlarını gözetmesi emredilen ruha şöyle denilmiş olur: Tabiî nefsi bu şekilde böbürlenir, gurura kapılır görürsen onu yemekten, içmekten ve cinsel ilişkiye girmekten alıkoy. İşte bu şekilde bir engellemeyle, nefse fıtrî olarak talep ettiği şeyin zıddıyla karşılık verildiğinde nefs bu tür kendini beğenmişlikten temizlenmiş olur. Bir diğer açıdan bedenin idaresini sağlayan ruh, böyle yapmakla yani oruç tutmakla, yeme-içme gibi hususlarda kendisine muhtaç olduğunu vehmeden tabiatın bu kuruntusundan da kendisini kurtarır ve bu tür şeylerden münezzeh olduğunu nefse öğretir. Böylece kendini beğenen beşerî nefs, bütün bunlara mecbur ve mahkûm olduğunu anlayarak bedeni idare eden ruhtan acziyet, yoksulluk ve mutlak kulluk üzere gıda talep eder.