ORTADOĞU'DA ÇİN BEN DE VARIM DİYOR

Çin, askeri güçten ziyade kendisine özgü yumuşak güç unsurları ile dünyanın hemen her ülkesinde yer almaktadır.

Çin, ulusal güvenlik stratejisini saldırı olması halinde karşılık vermeyi hedefleyen aktif savunma üzerine şekillendirmiştir. 2035 yılına kadar askeri modernizasyonunu tamamlamayı, 2049  yılı  sonuna kadarda ordusunu dünya klasmanında bir güç haline getirmeyi hedefleyen Çin bu hedefine doğru hızla ilerlemektedir. Gelişmeler bu hedefine daha erken ulaşacağını göstermektedir.

Çin, askeri güçten ziyade kendisine özgü yumuşak güç unsurları ile dünyanın hemen her ülkesinde yer almaktadır. İlginçtir bu ülkelerdeki rakiplerine karşı hiçbir karşılık vermeden sessiz ve derinden yer edinmeye çalışmakta ve başarılı da olmaktadır. Başta ABD olmak üzere batılı ülkeler Çin’in hamlelerine karşılık vermekte zorlanmakta ve karşı hamlede geç kalmaktadırlar. Çin, batının zayıflıklarını çözmüş durumdadır. ABD’nin çökmekte olan  bir güç olduğunu, can havli ile destek aradığını görmektedir. ABD, Çin’i Güney Çin denizinde çevrelemeye çabalarken, Çin’in ABD ‘yi çevrelemeye başladığını izliyoruz.

BÖLGESEL SORUNLARIN ÇÖZÜMÜNDE AKTİF

Çin’in ABD’yi çevrelemeye çalıştığı bölgelerden bir de Ortadoğu’dur. Çin Dışişleri Bakanı son 6 ay içinde Türkiye dahil Ortadoğu ülkelerine iki ayrı ziyarette bulunmuştur. Dışişleri Bakanı’nın, Suudi Arabistan’da açıkladığı; bölge ülkelerini birbirlerine saygı göstermeyi, eşitliği ve adaleti korumayı, nükleer silahların yayılmasını önlemeyi, ortak güvenliği teşvik etmeyi, kalkınma iş birliğini hızlandırmayı içeren beş maddelik girişim, Çin’in bölgesel sorunların çözümüne aktif olarak yer almak isteğinin güçlü işaretleri olarak yorumlanabilir. Filistin-İsrail diyaloğunu geliştirmek üzere tarafları Çin’e davet etmesi, Filistin-İsrail, ABD-İran arasında arabulucu olabileceğini açıklaması, bölge ülkelerinin Suriye ve Yemen sorunlarına daha fazla ilgi duymalarını istemesi bu isteğin diğer işaretleridir. Suudi Arabistan’ın Çin’e elli yıllık petrol garantisi vermesi, Çin’in İran ile imzaladığı stratejik iş birliği anlaşması bu ilginin somut eyleme dönüşen şeklilleridir.

Obama döneminde, ABD’nin “Asya’ya Dönüş” adı verilen stratejisini açıklamasından kısa bir süre sonra Çin, “Batıya Yürümek “adını verdiği stratejisini açıklamıştır. Bu strateji ile ABD ile bölge ülkeleri arasında yaşanan sorunlar ve giderek artan güvensizlik ortamını değerlendirerek Kuşak-Yol Projesinin Ortadoğu ayağını güçlendirme çabası içine girmiştir. ABD’nin hamisi olduğu İsrail ile bile ABD’nin karşı koymalarına rağmen iş birliğini geliştirmeye devam etmektedir.

ÇİN ARTIK GÜNEY KOMŞUMUZDUR

Çin Dışişleri Bakanı’nın Suriye ziyareti ile rejimin Rusya ve İran ile birlikte en önemli destekçilerinden biri konumuna gelen Çin, en çok petrol ihraç ettiği ülkeler arasında 4 ncü sırada yer alan Irak’ta birçok yatırımlarda bulunmakta, iş birliklerine imza atmakta, altyapı projelerine destek vermektedir. Bugüne kadar Rusya ile birlikte hareket ederek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde Rejim aleyhine olumsuz hiçbir kararı çıkarmayan Çin için, İran, Irak ve Suriye’de elde ettiği kazanımları dikkate aldığımızda artık güney komşumuzdur diyebiliriz.

Nitekim Çin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Daimi Temsilci Yardımcısı’nın Suriye konulu toplantı sırasında Türkiye’yi işgalci güç, operasyonları yasadışı olarak nitelemesi, Suriye’ye gelen Fırat suyunu kestiği iddiası ile  Türkiye’yi suçlaması, Türkiye’yi uluslararası hukuka uygun hareket etmeye ve sivilleri korumaya davet etmesi Çin’in artık Ortadoğu’da yanlız ekonomik olarak değil siyaseten de varım açıklamasıdır. Bu açıklamanın, Türkiye’nin Rusya ile özellikle İdlip konusunda ilişkilerinin gerginleştiği bir zaman diliminde yapılmış olmasının, Türkiye üzerinde bir baskı oluşturmaya ve Türkiye’nin Uygur Türklerine yönelik politikasına karşı bir hamle olarak görüldüğü değerlendirilmektedir.

Çin, rejime terörle mücadele konusunda destek vereceğini deklare etmiş olması nedeniyle İdlip başta olmak üzere Türkiye’nin kontrolünde bulunan diğer bölgelere yönelik olarak da baskı oluşturmaya söylem olarak devam edebileceği, söylemi açıktan güç ve silah desteğine dönüştürebileceği, Rusya ile ilişkilerin seyrine bağlı olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Türkiye’yi işgalci olarak niteleyen bir karar tasarısına imza atabileceği düşünülmektedir.