MİLLİYETÇİLİK, DEMOKRASİ VE BİZİM ENTELLER

Son dönemdeki reform tartışmaları ile yeniden milliyetçilik gündeme oturdu.

Bu köşede birçok defa milliyetçilik hakkında yazdım. Ülkemizde hem karşıtları hem de yandaşları tarafından yanlış bir şekilde tanımlanan ve bu yanlış tanımlara bakılarak hakkında olumlu ve olumsuz yargılarda bulunulan bir kavramdır milliyetçilik. Son dönemdeki reform tartışmaları ile yeniden milliyetçilik gündeme oturdu. Sayın Albayrak’ın istifası akabinde devlet yönetiminde gerçekleştirilen bazı kadro değişiklikleri ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın reform içerikli bazı demeçleri bu tartışmaların fitilini ateşledi. Tartışma döndü dolaştı “Hükümetin 2016 yılından bu yana MHP ile girdiği ittifakın bu problemlere sebep olduğuna, AK Parti hükümetinin milliyetçi bir söylemle ülkeyi felakete götürdüğüne, AK Parti’nin yeniden eski ayarlarına dönmek için milliyetçilikten vaz geçmesi gerektiğine, küresel paydaşlarla ve batılı dostlarımızla yeniden yakınlaşmamız gerektiğine” geldi. Yani söylenen özetle şu: Milliyetçilik yapılırsa demokrasi olmaz, milliyetçi bir anlayış iktidardaysa adalet yozlaşır ve hukuk sistemi çöker, milliyetçi olursak Batılı dostlarımız bizden yüz çevirir ve milli iktisat politikaları uygulanırsa ekonomimiz çöker ve fakirleşiriz. Bu görüşleri yüksek sesle dillendiren zannedildiği gibi sosyalistler veya ayrılıkçı Kürtçüler değil ama halk ağzıyla “liboş” olarak bilinen kendilerine “liberal” veya “liberal sol” diyen bir kısım aydınlatılmış ve onların arkasındaki yerli ve yabancı sermaye çevreleridir. Aslında bu kesimlerin kafasındaki demokrasi, özgürlükler, kalkınma ve refah kavramları kendi ideolojilerinin içeriği ile tanımladıkları kavramlardır. Demokrasi ve milliyetçiliğin kapitalizmle birlikte ortaya çıktığını, İngiltere (ve onun kolonilerinden devşirme ABD) dışında Fransa ve Almanya gibi büyük kapitalist ekonomiler de dâhil olmak üzere bütün ekonomilerde sermaye birikiminin ve milli burjuva oluşumunun milli devlet eliyle gerçekleştiğini göz ardı ederler. Bu yüzden gerçek ve tarihsel bağlamında milliyetçilik kapitalist gelişme sürecinin temel ideolojisidir. Bugün milliyetçilik, demokrasi ve hukuk ilişkisini tartışacağım.

Milliyetçilik oligarşi ve otokrasi midir?

Yukarıda bahsettiğim –en iyi niyetle belirtmek gerekirse- safderun entellerin yazdıkları ve sosyal mecralarda konuştuklarına bakılırsa milliyetçilik oligarşi (azınlık diktatörlüğü) ve otokrasilerle (tek adam yönetimleri) özdeşleşir. Onlara göre demokrat olmak için milli ve yerli bütün bağlarından sıyrılıp küresel dünya vatandaşı olmak, içinde yaşadığı toplum, aile ve sosyal değerlerin hepsini reddedip küresel paydaşlarla aynı bakış açısına sahip olmak demokratlığın öncelikli prensibidir. Bunları savunanlar Batı tipi liberal demokrasilerin özgür bireylere, özgür bireylerin ise (din, milli kültür, aile ve vatan gibi) modası geçmiş kavramların prangasından kurtulmasına, bu gelişme (!) sürecinin olmazsa olmazının milli devletlerin tasfiyesine dayandığını düşünür ve dile getirirler. Kendilerine örnek olarak 17 – 19’uncu asırlarda dünyayı bir eşkıya gibi soyup soğana çevirmiş, sömürgeci, ırkçı, eşitsizlikçi Batılı emperyalistlerin, şimdi, dedelerinin mirası ile bir eli yağda bir eli balda rahat yaşayan, gamsız torunlarını alırlar. Onların bahsettiği liberal demokrasi Batılıların kendileri için oynadıkları bir piyesten ibarettir. İş kendileri dışındakilere gelince kendi menfaatleri gereğince gayet milliyetçi, gayet baskıcı ve gayet de şiddetten yanadırlar. Zaten teorik olarak burjuva demokrasisi belli bir sermaye birikimine ulaşmış, yüksek gelir düzeyinde ve şehirlileşmiş toplumlarda tam anlamıyla işler. Buralarda bile, sistemin tersine dönüşebilme potansiyeli her zaman bulunmaktadır. Bizdeki bu safderun enteller kapitalizmin yarattığı eşitsiz ve adaletsiz toplumsal ve küresel yapıdan hiç bahsetmeden, çiçek – böcek hakları, eşcinsel hakları ve benzeri sloganlar eşliğinde milli devlet ve milliyetçilik düşmanlığı yapıyorlar. Hâlbuki gerçek başkadır.

Milliyetçilik, siyasi düzen olarak her şeyden önce, demokrasiyi savunur. Çünkü milliyetçi hareketlerin çıkış noktası hep azınlık yönetimlerine (özellikle Batı sömürgesi toplumlarda sömürge yönetimlerine karşı) veya tek adam yönetimi olan monarşi ve otokrasilere (Fransız ihtilali, İngiltere’de Cromwell devrimi, Amerikan ihtilali ve benzeri) karşı olmuştur. Bu bağlamda milliyetçi siyasetin öznesi milletin ta kendisidir, bütün meşruiyet millet iradesine dayanır, ne içeride bir azınlık zümre yönetimine ne de dışarıdan gelecek baskılara boyun eğmemeyi temel şiar edinir. Milliyetçilik millet iradesini, dolayısıyla kanunların millet meclisinde yapılmasını, savunması ile teokrasilerin de kesin olarak karşısındadır. Yani kendini milliyetçi olarak tanımlayan bir kimsenin din adamları veya belli bir dini zümrenin hâkimiyetine de taraftar olmaması gerekir. Milliyetçiliğin dolayısıyla değişmez iki unsurunun demokrasi ve sekülerlik olduğunu söyleyelim. Böyle olunca da, söylemleri ne kadar milliyetçi temalar içerse de, oligarşi ve otokrasilerin milliyetçi bakış açısıyla kabul edilemeyeceğini bildirelim.

Milliyetçilik aynı zamanda tam bağımsızlıktan yana olmayı gerektirir. Bu hiçbir uluslararası ittifakın içine girmemek değildir. Ancak girilen ittifaklarda karar hakkını, milli menfaatleri ve söz söyleme gücünü de korumak demektir. Bu bağlamda, özellikle gelişmekte olan ülkelerde milliyetçilik devletçi bir ekonomi politikasını da zorunluluk olarak görür. Milliyetçilik ve iktisadi liberalizm ancak yüksek gelir grubundaki gelişmiş ülkelerde makul görülebilir.

AK Parti milliyetçi midir?

AK Parti kendi tanımına göre muhafazakâr demokrat bir partidir. Sayın Cumhurbaşkanı’nın kendi ifadesiyle “her türlü milliyetçiliği ayaklar altına alan” bir dünya görüşüne sahiptir. Bununla birlikte iktisadi politika açısından da gayet liberal bir çizgidedir. 18 yıl içinde yapılan özelleştirmeler, yabancı sermayeye verilen özel önem, son üç – dört yılda savunma sanayi haricinde hiçbir şekilde planlı bir ekonomiye taraftar olmamak bunun kanıtıdır. Türkiye gibi gelişmekte olan, bölgelerarası gelişmişlik sorunları olan ve halâ kişi başına gelir düzeyi yeterince artmamış ülkelerde iktisadi liberalizm – yani serbest dış ticaret, piyasa ekonomisi ve dış yatırıma bağımlılık – zenginlik getirmez. Batı ile bağımlılık ilişkisini pekiştirir. Bu anlamda AK Parti’nin milliyetçi bir parti olduğu söylenemez. Zaten bu safderun entellerin yakındığı da AK Parti’nin kamucu ve tam bağımsızlıkçı olması değildir. Onların derdi Türkiye’nin Batı’ya yeterince bağımlı hale gelmemesidir. Çünkü onlara göre Batılı ağabeylerimiz bize ne don biçerlerse itiraz etmeden kabul etmemiz gerekir. Başımız belaya girmeden rahat yaşamamız için bağımsızlık gibi bir kavrama gerek yoktur. Ancak bu hiçbir milli devletin kabul etmeyeceği bir şeydir. AK Parti’nin son dönemde uyguladığı politikalar ülkenin bir bütün olarak güvenliğini sağlamaya yöneliktir. Bu safderun entellerin anlamadığı nokta, Türkiye’nin bir İsviçre, bir Norveç olmadığıdır. Dünyanın en riskli ve en kanlı coğrafyasında ayakta durmaya çalışıyoruz. Siyasi olarak kendi kararlarımızı kendimiz vermeye çalışıyoruz. Bu güvenlik önlemleri – Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Libya, Karabağ, Suriye ve Irak’taki süreçler ve güvenlik faaliyetlerimiz – milliyetçi olsun olmasın her Türk vatandaşı ve her Türk devlet adamının desteklemesi gereken zorunlu kararlardır. Yoksa bildiğimiz Türkiye ortadan kalkabilir.

Sorun AK Parti’nin milliyetçi olup olmaması değildir. Kaldı ki bir parti milliyetçi olmak zorunda da değildir. Sorun Türkiye’nin bir bütün olarak kendi onuruyla kendi varlığını korumaya kararlı davranması, dik durmasıdır. Bu safderun entellerin ve feyz aldıkları Batı emperyalizminin isteği Türkiye gibi ülkelerin büyük stratejiler geliştirmemesi, kendilerine ne verilirse razı olmalarıdır.

Ben bir milliyetçi olarak memleketin yönetiminde hem iktisadi hem de idari boyutlarda eksiklikler, noksanlar ve hataları anlatmaya çalışıyorum. Türkiye’de yargı bağımsızlığının tam sağlanması, eksiksiz bir demokrasi için ilk önce siyasi partiler yasasının değişmesi ve partilerin gerçekten birer siyasi parti haline gelmesini, ülkenin idari sisteminde – yani bürokratik teşkilat ve yönetmeliklerde- oluşan boşluğun giderilmesini, milli kaynaklarla üretimi, ekonominin yönetiminde merkezi planlamayı savunuyorum. Demokrasinin olmazsa olmazı olan düşünceyi ifade özgürlüğünün tam tesisini ve tutuklu yargılanmaların sonlanmasını da birçok kez ifade ettim. Son dönemde uygulanan para ve maliye politikalarının yanlışlığına da çok yazımda temas etmişimdir. Ancak başta Batı ülkeleri olmak üzere hiçbir devlet ve milletin kabul edemeyeceği şartları kabul edip sesimizi çıkarmamamızı savundukları vakit benim kırmızı çizgime geliyoruz. Bunları da hiçbir şekilde milliyetçi kabul edilemeyecek bir iktidar partisinin “milliyetçi uygulamalarını” eleştirerek yapmaları daha da asabımı bozuyor. Belki de o entellerle aramızdaki fark, bizim “kimin arabasına binersek onun düdüğünü çalmamamızdır.” Bu arkadaşlar en çok arabasına bindiklerinin düdüklerini çalmakta mahirdir.