MAL MÜLK SEVDASI

Ümit G. CEYLAN 09 Eyl 2021

İnsanoğlunun ilk zamanlardan beri dünyada bir mücadele içinde olduğunu biliyoruz.

İnsanoğlunun ilk zamanlardan beri dünyada bir mücadele içinde olduğunu biliyoruz. Bu onun ilk günlerden beri hayatta kalma mücadelesiydi. Tehlikelerden korunma; ailesinin güvenliğini sağlamak için barınma ve yaşamak için beslenme çabasıydı. Felsefeden çok önce İnsanoğlu hayata böyle tutunuyordu. Çünkü düşünecek ve anlam arayışlarına derin düşüncelerle kafa yoracak bir konforu yoktu. Anlık reflekslerle hareket etmekten başka çaresi yoktu o zamanlar insanoğlunun. Yani ânı yaşamak zorundaydı. Güneşin doğuşuyla ayaklanıp güneşin batışıyla uyuyan bu ilk insanlar doğayla uyumlu bir biçimde binlerce yıl ömür sürdüler.

Eşya ve anlam

Zaman içinde insan, hayatını kolaylaştıracak olan eşyayı keşfetti. Daha doğrusu doğanın insana sunduğu bir takım malzemelerden hayatını idame ettirecek ve medenîleşmenin adımını atmada yardımcı olacak olan ve insan uzvunun bir uzantısı olarak görebileceğimiz eşyayı icâd etti. Çünkü insan Allah’ın halifesiydi; doğadaki her şey insanın emrine sunulmuştu. İnsan yavaş yavaş bunun farkına vardı. İnsan belki de anlam arayışını bu noktada derinleştirmeye başladı. Zaman içinde eşya alınıp, satılabilen bir metaya dönüştü. İhtiyaçların başka ihtiyaçlarla karşılanabildiği bir araca dönüştü eşya. İşte burada bir adım daha insanoğlu anlam arayışını genişletti. Artık eşya insan için gücün temsiliyetiydi. Ne kadar çok iyi ve rakipsiz eşyalar yapabilir ve satabilirse yerini koruyabilecek ve gücünü genişletebilecekti. İşte burada insanın eşyaya yüklediği mana değeri iktidar kurmakla aynı kefeye erişti. Bundan sonrasını zaten hepimiz biliyoruz.

Hayatımızı işgal eden değerler

Mal, mülk günümüzde artık bir statü sembolü haline gelmiştir. Marka değeri ile birlikte eşyanın ülkeler arası konjonktürde dahi üstünlük kurmak gibi bir konumu vardır. Üzerimize geçirdiğimiz giysi bile bizim hakkımızda bir anlam ve bununla ilgili bir itibar yüklüyor. Ama hangi değerlere göre kime göre? Oysa insanın kendi iç varlığındaki değeri üzerindeki kıyafetten daha değerli olması gerekir. Bir zamanlar uzvumuzun uzantısı olan eşya insanın kendisinden daha değerli bir hale geldiyse varlığımız işgal altında demektir. Bir şeyler ters gidiyor; insanlık değerlerimizi kaybediyoruz demektir. Günümüzde insanlar bir zamanlar dış tehlikelerden korunmak için yaptıkları barınak, eşya gibi şeylerle yer değiştirdiler. Bu durumda insan bir eşya konumuna gelmiş oluyor.  Gereğinden fazla anlam yüklediğimiz telefonumuz veya arabamız bizim insanlığımızı elimizden alıyor ve bizi mekanikleştiriyor mu?

Eşyaya tapıyoruz

Kendi ellerimizle inşa ettiğimiz şehirler ve modern dünyaya ait her şey bugün kendi aleyhimize çevrilmiş bir silah olduğunu şu bir buçuk senedir yaşadığımız virüs ile anlamış olmamız gerekirdi. Tüm bu olanlar ve geldiğimiz dünyanın hali bana helvayı pişirip ondan tapılacak heykel yapan Mekke müşriklerini hatırlatıyor. Allah’u Teala bize Yüce kitabında eşyanın şu dünyada ancak bir imtihan vesilesi olduğunu söylüyor; “İyi bilin ki, mallarınız ve evlatlarınız sizin için ancak birer imtihan sebebidir. Büyük mükâfatın ise yalnız Allah’ın yanında olduğunu unutmayın.” Mabetler inşa eden ecdadı düşünüyorum. Birbirinin güneş ışığını kapatmayacak şekilde yapılan Osmanlı evleri geçiyor aklımdan. Eşyanın hakikati Allah’ın rızasını kazanmakla eş değerdir. Bir kulun hakkına giren, insanı değersizleştiren her türlü icad bizi insanlıktan alıkoydu. Mal, mülk sevdası insanların bu dünya ve ahiret arasındaki boşlukta çırpına çırpına hezeyanına sebep oluyor. Oysa eşya sadece bize hizmet için vardır. Bundan gayrısı da teferruattır.

BİR ARADAN SONRA

Sevgili okurlarım dört haftalık bir aradan sonra Buluşma Noktası’nı sizlerle buluşturuyoruz. Kaldığımız yerden devam ediyoruz. Son bir buçuk yılda neler oldu öyle değil mi? Yaptığımız planlar, projeler her şey yarıda kaldı. Bu süreçte toplum ve dünya olarak çok yıprandık. Öyle ya da böyle duygusal olarak çok başka bir yerdeyiz artık. Rutinlerimizi, alışkanlıklarımızı artık eskiye göre değil salgın sonrasına göre oluşturacağız. Şu anda bunların çok farkında değiliz. Çünkü sudan çıkmış balık gibiyiz. Hayata bakış açımızda ne gibi değişiklikler oldu kim bilir? Bunları hep zaman içinde göreceğiz. Çünkü biz bile kendimizi şu anda tanımaya, anlamaya çalışıyoruz. Böyle bir sürecin içindeyiz. Zorlukların üstesinden gelebilen insanoğlunu en çok da inancı ve ümidi ayakta tutabiliyor. Bu sürede dua etmek en büyük kurtarıcımız. Çünkü O’ndan başka bir çaremiz yok. O var her an yanımızda. Sık sık inanarak ve de özellikle sabahın seher vaktinde kalkıp dua edin dostlar. Öyle çabuk cevap geliyor ki.. Tekrar birlikte olmanın sevinci içindeyim. İnşallah ilerleyen günlerde güzellikleri hep birlikte paylaşacağız. Bu arada Eylül 2021 ile birlikte konuk yazarlarımızın bazıları yerini başka yazarlara bıraktı. Bir yıl boyunca çok değerli yazarlarla birlikte olacağız. Bunu da duyurduktan sonra keyifli okumalar diliyorum. Esen kalın.

ÇİÇEK BAHÇESİNDEYKEN SEN

Hayat iniş ve çıkışlarıyla bizim hikâyemiz. Bazen öyle bir şey olur ki asla olmaz dediğimiz oluverir. Taşın arasından iki papatya gülümseyiverir. İnsan aklını yoklar, zihnini tartar; inanamaz ama olan olmuştur işte. Sen, sen ol! Bir papatya falına inanma. Bu yolda taşları döşeyen kendimiz olmazsak, kim kime inanabilir? Umut adına kim kime güvenebilir? Ben papatya değilim. Ben tüm kır çiçeklerden toplanmış damıtılmış rayihayım. Beni arıyorsan eğer gözünün önündeyim. Gizli saklı bir yerlerde değilim. Uçsuz bucaksız sonu olmayan engin düzlüklerde gözün alabildiğine rengârenk uzanmışım; seni çağırıyorum. Sen hâlâ bir papatyaya takılmışsan, her yaprakta sevgiliden uzaklaşıyorsun. Seviyor veya sevmiyor bir beyaz yaprakta arama. Dileklerini taç yapraktan uzaklaştırma. Bütüne bakmayı öğretiyor hayat bize her tökezlediğimizde. İç içe bir hayatın içindeyiz. Sevinç ve keder; bazen öfke ve sevgi her şey bir ahenk içinde. Nağme gibi çiçeklerin rüzgârda salınışı gibi. Unutma ki tek çiçek papatya değil şu âlemde. Güzelliği her yerde ara. Bir çiçek bahçesinde olduğunu unutma. Papatyalar, sümbüller, güller ve daha nicesi kucağındayken iki papatyaya kanma. 

FATİH’İN YENİ KÜTÜPHANELERİ, YENİ KÜTÜPHANECİLERİ

Doç. Dr. Işıl İlknur Sert

Ağustos ayı içinde Fatih Belediyesi, yeni kütüphanelerini tanıtmak amacıyla bir gezi düzenledi. Beyazıt Devlet Kütüphanesi Müdürü Sayın Ramazan Minder’in katkılarıyla davet edilen bir grup, bu güzel ve modern kütüphaneleri gezme fırsatı buldu. Yıllardır “her mahalleye, her siteye bir kütüphane kurulmalıdır” düşüncesini dile getirip dururken, böylesi bir çabanın İstanbul’un kültür açısından en önemli ilçelerinden birisinde uygulandığını görmek gerçekten gurur verici.

Bu gururu aslında başka bir yönden de yaşadı geziye katılanlar… Kütüphanelerde yönetim ya da teknik alanlarda çalışanların çoğu Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü mezunu genç kütüphanecilerden oluşmaktaydı. Gidilen her kütüphanede alanında eğitim almış, mesleğini gerçekleştirmekten dolayı mutluluk içinde olan genç kütüphanecileri görmek, onların pırıl pırıl gözlerinden ilham almak biz geziye katılanları ayrıca gururlandırdı. Kütüphane kurulabilir ama o kütüphaneler işinin ehli, eğitimli kütüphanecilere emanet edilmezse canlı tutulamaz. Fatih Belediyesi’ni bu örnek uygulaması için tebrik ediyoruz.

Bu kütüphanelerin içeriğine ve gelen kullanıcıların çalışma durumlarına bakıldığında, onları etüt merkezleri gibi değerlendirmek de mümkün. Ancak her birinde güzel bir kitap koleksiyonu, meraklı araştırmacıları beklemekte. Gezerken gözlemlerimiz, içeride daha çok ders çalışan öğrencilerin olması, bilgisayarlarda ders konusu anlatım videolarının seyredildiği şeklindeydi. Fatih Merkez Kütüphanesi okuyucu salonu bir üniversite amfisini andırır şekilde planlandığı için, üniversiteye hazırlanan öğrencilerin kendisini amfide hissetmesi sağlanmıştı. Salon da bu amaca uygun şekilde üniversite sınavlarına ya da çeşitli sınavlara hazırlanan öğrencilerle doluydu. Bu ihtiyaca cevap veren kütüphanelerin olması son derecede önemli. Çünkü buraya test çözmeye gelen bir öğrenci, raflardaki kitaplara da ilgi duyacak ve ödünç kitap almaya başlayarak içindeki öğrenme ateşini canlı tutacaktır. Böylesi güzel, aydınlık, kitaplarla dolu bir ortamda ders çalışmak da insanı motive edecektir.

Özellikle üniversite ve özel araştırma kütüphanelerinin gerçek kullanıcılarına hizmet verebilmesi için her semtte farklı kütüphanelerin de kurulması gerekmektedir. İşte böyle imkanlar sağlayan belediyelerimiz, bu konuda diğer kütüphane türlerine ve ülkenin kültür kurumlarına yardımcı olacaktır. Tabii ki sadece belediyelerin kütüphane kurması yeterli değil. Okul kütüphanelerinin de amacına uygun bir şekilde kurulması ve yaşatılması gerekmektedir. Okulların açıldığı bu günlerde okul kütüphanelerinin durumuna tekrar dikkat çekmek isteriz. Her devlet okulunda, en azından bölgesel bazda merkez sayılabilecek devlet okullarında, mesleki eğitim almış kütüphanecilerin istihdam edildiği okul kütüphanelerinin kurulması, hem okuma ve araştırma alışkanlığı için erken çağda bir tanışıklık sağlayacak hem de bilgiye kolay ulaşım imkanı sunacaktır. Bu vesile ile yeni Milli Eğitim Bakanımızın da bu konuyu dikkate almasını ve konuya hassasiyetle eğilmesini diliyoruz.

Fatih Belediyesi toplam olarak 11 kütüphane açmış. Bu sayının yakında 13 olacağı müjdesini de aldık. Bu kütüphanelerde toplam 130.289 kitap bulunduğu bize verilen bilgiler arasındaydı. Pandemi döneminde sağlıklı bir çalışma ortamı sunan, temiz, ferah, aydınlık ve modern mimarisi ile iç açıcı bir görünüme sahip bu kütüphaneler, gerçekten insana mutluluk veren bir yapıdaydı. Bu tür kütüphanelerin artması herkesin ortak temennisi oldu. Ayrıca yine Fatih ilçesinde yer alan Davutpaşa Medresesi, yüksek lisans ve doktora öğrencileri için çalışma olanağı sunacak şekilde yeniden düzenlenmiş. Buradaki imkanların da ilgilenenler için çok kıymetli olduğunu belirtmek gerekiyor.

Cerrahpaşa Kütüphanesi, Kadırga Kütüphanesi, Kalenderhane Kütüphanesi, Kasım Günani Kütüphanesi, Karagümrük Kütüphanesi, Topkapı Kütüphanesi, Vani Dergahı Kütüphanesi gibi isimlerle pek çok semtte kütüphane açan Fatih Belediye Başkanı Sayın M. Ergün Turan’ı ve ekibini tebrik ediyoruz. Bu kütüphanelerle ilgili bilgilere Fatih Belediyesi internet sitesi aracılığı ile ulaşmak mümkün. Sadece Fatih Belediyesi değil, biliyoruz ki İstanbul’da Zeytinburnu Belediyesi gibi belediyelerimizin de kütüphanecilik alanında takdire şayan çabaları var. Türkiye’nin her bölgesinde belediyelerin de kütüphanelere değer vermesi, kütüphanelerde Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü mezunlarını istihdam etmesi çok önemli. Bu görevi layıkıyla yerine getiren tüm belediyelerimize teşekkürlerimizi sunuyoruz. Bilimsel ve kültürel kalkınma ancak bu konuda yapılacak yatırımlar ile daha kolaylıkla gerçekleştirilebilecektir. Bu konuda birbirimize destek olalım ki, gençlerimiz ideallerini daha kolay gerçekleştirebilsinler ve ülkemizin çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkarılması mümkün olsun.

MUM IŞIĞINDA YAŞAMAK

Mum ışığını çok severim. Çünkü doğal olması dolayısıyla rahatlatıcıdır; gözleri dinlendirir. Sonbahar ile birlikte günler artık kısalıyor. Ampulleri erkenden uyandırmaya başlayacağız. Bundan kaçış yok elbette. Ancak mümkün olduğunca evimizde çokça mum bulundurabilir ve en azından oturduğumuz odada yemekten sonra dahi olsa kitap okuyabilir, sohbet edebiliriz. Tepemizde yanan onca vat ampulün sağlığımıza olan etkisi hele hele bir de şu beyaz, mavi renk veren aydınlatmalarının olumsuz etkisini bilsek! Hiç insan sağlığına uygun olmayan bu ışıkların gözlerimizi yorduğunu ve üzerimizde negatif bir enerji oluşturduğunu biliyor muyuz? Çünkü insan güneş ışığına ayarlıdır. Güneş’in sarımtırak aydınlığıdır bizim içimizi ısıtan. O yüzden en azından yemekten sonra mum ışığında faaliyetlerimizi yapabileceğimize inanıyorum. Neden daha azla yaşamayalım ki!

ARTI EKSİ

Artı

Doğaya uyumlu yapı

Ümraniye belediyesi gençlerin kültürel, sosyal ve kişisel gelişimine katkı sağlamak için Gençlik Atölyeleri’nin yapım çalışmalarına başladı. Ümraniye Millet Bahçesi’nde inşa edilen Gençlik Atölyeleri’nde; robotik kodlama, yazılım, eğitim sınıfları, sanat atölyesi, müzik atölyesi, hobi akıl oyunları ve kitap kafe gibi mekânlar oluşturulacak. Projede ayrıca; sinema ve seminer salonu, açık hava etkinliklerinin yapılması için de amfi tiyatro ve açık spor alanları yer alacak. Atölye çalışmaları, iki kattan oluşan dört binada gerçekleştirilecek. Proje tamamen, Millet Bahçesi’nin doğal yapısına uygun şekilde ahşap ve doğal tuğla kaplamadan yapılacak. Bizim için bu projede önemli olan kısmı, temsili görselde göründüğü gibi bu mekânların doğal dokuya uygun bir şekilde yapılacak olmasıdır. Beton binaların içinde ne kadar güzel işler yapsanız da ruhumuzu betona veriyor ve açıkçası keyif alamıyoruz. Bu bir emsal olur ve bundan sonra okul binaları da dâhil bu yol izlenerek gerçekleştirilir ümidiyle bu haberi paylaşıyoruz.

Eksi

Mahcubiyet

Ahmet Rasim “Falaka” adlı hikâyesinde “Bir kadın sokakta gülümseyebilir mi; ya biri sokakta görecek olursa ne derler?” diyor. Böyle bir kültürden geliyoruz. Kendisini muhafazakâr olarak niteleyen bir kadın dergisi “gelinlik” ilavesi çıkartıyor. Derginin kapağında gözleri fıldır fış bakan, ağızı kulaklarına varan, sırıtan bir yüz ifadesiyle gelin fotoğrafı yer alıyor. Bir iş özüyle, ruhuyla örtüştüğü zaman o iş tamam olur. Malum bizim kültürde geline kına yakılır, hatta türkülerle ağlatılır. Bizim kültürümüzde anne ve baba ocağından ayrılacak olan gelinin bir hüznü bir de mahcubiyeti vardır. Onun için bir dergi kapağı ya da afiş gelin konusu yapacaksa hüzün ve mahcubiyet yansıtılmalıdır. İşin özü ve ruhu budur. İş böylece tamam olur.

AFERİN DELİSİ

Malum eskiden popçu olmak, topçu olmak, şan şöhret için prim yapıyordu. Şimdi de sosyal medyada fenomen olmak prim yapıyor. Böylece yüz binlerce takipçiye ulaşmak için akla ziyan, tehlikeli, hatta yasalara, ahlaka aykırı atraksiyonlar gerçekleştirip bunları videoya çekip sosyal medya hesaplarında paylaşıyorlar. Geçenlerde bir genç Galata Köprüsü’nden atlayarak köprü altından geçen geminin üzerinde seyahat etmeyi deniyor, sonra da güvenlik güçleri yakalayıp karakola götürüyor. Karakolda ifadesi alınan bu fenomen genç serbest bırakılıyor. Sosyal medyada uzun zamandır böyle bir akım var. Yeni çıkacak olan sosyal medya yasası çerçevesinde; yasaları çiğneyen ahlaka ve adaba aykırı ve toplumun huzurunu bozan eylemler mercek altına alınmak zorundadır. Yoksa bunun önü alınamaz. Daha da kötüsü çizgi filmlerdeki örneklerde olduğu gibi çocuklarımız bir bir pencereden uçmak için atlarlarsa facialar yaşanırsa bunun vebalini kim alacak! Onun için suimisal emsal olmalı.