LAİKLİĞİ LAİKLER BİTİRDİ

Laiklik dediler kalktılar, laiklik dediler oturdular. "367" diye bir garabet uydurup Meclis'i kilitlediler. Tek amaçları eşinin başı modernliğe(!), çağdaşlığa(!) ve daha da önemlisi laikliğe(!) aykırı bir şekilde örtülü olduğu için Abdullah Gül'e etmedikleri laf kalmadı. İronik hakaret edebilmek için George Clooney'e bile benzettiler.

Allah ömür verdikçe daha neler yaşayacağız acaba? Bu ülkede şaşıracağımız hiçbir şey kalmadı. Gündem o kadar yoğun ve değişken ki, bir habere “son dakika” demenin hükmü de kalmadı, zevki de.

Hepimizin çocukluk hâtırâlarında şu şarkı mutlaka vardır:

Daha dün annemizin kolların yaşarken,

Çiçekli bahçemizin yollarında koşarken;

Şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk.

Türkiye’nin seçim sath-ı mahalli ile geldiği nokta, bana bu şarkıyı ve bu şarkıdaki değişimi hatırlattı. Ancak Türkiye’de yaşananlar değişim değil, dönüşüm; hem de U dönüşümü.

“Daha dün” denecek kadar yakın bir târih olan 2007’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmaması için meydan meydan mitingler yapılan, “Tehlikenin farkında mısın?” diye sayfa sayfa ilan verilip kısa film yayınlatılan Abdullah Gül, şimdi birden yere göğe konulamaz oldu. Adaylığına gösterilen tepkilerin tek sebebi, eşinin başörtülü olmasıydı. “Laik Türkiye’nin kurucusu Atatürk’ün makamı” olan cumhurbaşkanlığına oturacak bir kişinin eşi, başörtülü olamazdı. Bu durum, laikliğe, çağdaşlığa, demokrasiye hatta ve hatta insan haklarına (!) bile aykırıydı.

Bunlarınki sözde laiklikmiş!

Laiklik dediler kalktılar, laiklik dediler oturdular. “367” diye bir garabet uydurup Meclis’i kilitlediler. Tek amaçları eşinin başı modernliğe(!), çağdaşlığa(!) ve daha da önemlisi laikliğe(!) aykırı bir şekilde örtülü olduğu için Abdullah Gül’e etmedikleri laf kalmadı. İronik hakaret edebilmek için George Clooney’e bile benzettiler.

Bununla da kalmadı, o zamanlar kendilerini memleketin sâhibi ve herkesin üstünde görenlerin “tunç eli” olan rütbeliler, “e-muhtıra” kavramını siyâsî literatürümüze soktu ve “sözde değil, özde laiklik” konusunda ayar vermeye kalktı. Hamdolsun, ağızlarının payını aldılar ve halkın dediği oldu. Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan’ın “kardeşim” sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin onbirinci cumhurbaşkanı oldu.

Kendilerini demokrasinin mihenk taşı zannedenler, Çankaya’ya çıkmamayı muhalif icraat bildiler. Devletin en üst makamından gelen nice dâvetleri, devlet nezâketinde hiç olmamış bir kabalıkla, reddettiler. Alternatif kutlamalar yaptılar. Bütün dertleri, laikliğin elden gitmesiydi. Yâni biz öyle zannediyorduk.

Bu eğlencenin(!) bir safha öncesi olan ama o zaman onların istediği gibi vuku bulan 28 Şubat sürecinde Erbakan’a, yâni bu devletin o zamanki başbakanına “p...venk” diyecek kadar gemi azıya almışlardı. Araştırmacı gazeteciler(!), namaz kılan çocuk avcılığı yaparken, aynı lacivertin daha açık tonları da bin yıl sürecek zannettikleri fanteziler peşindeydi. Ama kumdan kaleleri çabuk yıkıldı, maskeleri çabuk düştü.

Onların zekâ seviyelerini bilmem, ama milleti (yüzde 60) aptal zannettikleri için, hiç olmamış gibi davrandıkları o günleri bu millet çok iyi hatırlıyor. Erbakan’ın beş kere partisini kapatanlar ile Erbakan’ın mirâsını yiyenler, şimdi ödül törenlerinde canciğer kuzu sarması olup Erbakan’ın kemiklerini sızlatıyorlar. Oysa, 28 Şubat sürecinde fotoshop ile vesikalık fotoğraflara başörtü üstüne saç takan fotoğrafçılar hâlâ hayatta.

28 Şubat 1997 târihli MGK toplantısında Necmettin Erbakan’ın boncuk boncuk terletenler ile Erbakan’ın mirasyedileri aynı safta. AK Parti ve MHP’nin oyları ile başörtü yasağının kaldırılmasına “411 el krize kalktı” diyenler safın tam ortasında. Yetmezmiş gibi bu ülkenin toprağında gözü olanlar ve sırtını YPG’ye, PYD’ye dayayanlar da bu safta. Böyle bir saf, imamsız(!) kurulur mu?! O da, Pensilyan’da serdiği kıblesi ters seccâdesinde.

Hepsi yıllardır “diktatör” iftirâsı attıkları Recep Tayyip Erdoğan’ı “demokratik” yollarla devirme(!) gayreti içindeler. Bu iki zıt kavram bir araya gelmez, ama nice zıtlar, Cumhurbaşkanımız Erdoğan’a karşı kol kola girmiş durumda.

Bir zamanlar uğruna ülke ekonomisinin batırıldığı, kız çocuklarının okuma hakkının gasp edildiği laiklik, 24 Haziran seçim sürecinde öldü. Katilleri de bir zamanlar ağızlarından laikliği düşmeyenlerdir. İspatı ise katillerin yaptıkları omurgasızlıklar. Dün ellerinden gelse, ülkeden kovacakları isimleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı aday göstermek için yapmadıkları kalmadı. İstedikleri olmayınca, seçim sonrası kaos planlarının altyapısını kurmanın derdine düştüler. Yapılan bu omurgasızlık örneklerinin her biri, laikliğin ruhûna okunan duâ gibidir. Laikliğin katilleri ve bu katillerin dünkü düşman ama bugünkü “dostları”, kendilerine verilen vazifeyi gözleri kapalı yaptıkları için, halkı da kör ve basiretsiz zannediyorlar. Allah’tan korkmadan, kuldan utanmadan ve zerre kadar vatan-millet menfaati düşünmeden yaptıkları bu rezillik sebebiyle, her nâmuslu insanın çocuğuna bırakacağı şerefli bir isimleri bile olmayacak. Musalla taşında konulduklarında, “iyi bilirdik” demek için lâzım olan cemaati, cast ajansından getirtmek zorunda kalacaklar.