KİRALIK SORUNU

Yusuf DİNÇ 05 Eki 2021

Hatırlarsanız, iki yıl kadar önce Türkiye'de mevduat faizi yüzde 36 seviyelerine ulaşmıştı.

Hatırlarsanız, iki yıl kadar önce Türkiye’de mevduat faizi yüzde 36 seviyelerine ulaşmıştı. Tam da o günlerde birçok kimsenin mülklerini satarak elde edecekleri nakdin faiziyle hem kiracılığı hem geçimi finanse etme planı yapıp konutlarını elden çıkardığı haberleri çoğalmıştı.

O günden sonraysa gayrimenkul fiyatları ve kiralar katlarken mevduat faizleri düştü. Plan sağlam değildi zaten ama acısı hızlı çıktı.

Aslında da şu oldu; ev sahipleri evlerini satarak varlıklarını bankalara aktardılar, bankalar bu kişilerin de kaynaklarıyla konut alanları finanse ettiler, bankaların finansman maliyetleri konutun toplam yeni fiyatı haline gelip artışı besledi, böylece konut sahipliği bankalar üzerinden el değiştirirken kaynak sahipleri eski refahlarının gerisine düştü ve bugünkü kiralık sorununun öznelerinden biri haline geldiler.

Sanırım aynı yanlış tekrarlanacak değildir. Gene de akıllarda yer etsin diye çarpıcı bir örnekten bahsetmek yararlı olabilir. Benzer düşüncedeki birisi evini satıyor ve satışta yeni ev sahibiyle altı aylığına kiracı kalmak üzere anlaşma yapıyor. Fiyatlar artmaya başlayınca yeniden ev alma niyetine giriyor ama muhitte fiyatlar o kadar hızlıca yükseliyor ki ev sahipliğine kısa vadede imkân kalmıyor. Kiralık maliyetleri de artınca altı ayın sonunda tam anlamıyla kapana kısılıyor. Biraz daha yüzdürse de en sonunda avukat marifetiyle evden çıkarılıyor. Böylece evin yeni sahibi evine taşınabiliyor. Ağır bir durum. Hem de birçok konutun deprem karşısında şansı yokken.

Meselenin bir de diğer boyutu var elbette. Türkiye, uzunca bir süredir “inşaat sektörüyle” tutarsız bir hesaplaşma içine girdi. Böylece uygun, nezih ve güvenli konutların üretilmesine dönük ihtiyaç karşılıksız bırakılırken stoklar eridi. Yeni imalatsa enflasyonist ortamda çok maliyetli hale geldi. (Arsa payı dâhil 250 bin TL hesaplanan ortalama bir dairenin kaba inşaat maliyetinin bugün 500 bin TL olarak hesaplandığı söyleniyor.)

Bir ekonominin merkezine inşaatı almak ya da daha yumuşak ifadesiyle inşaata ziyadesiyle önem vermek elbette eleştirilebilir. Fakat hem altyapı hem üst yapı anlamında sektöre ihtiyaç duyan bir ekonomide bu denli “karşıtlık” kurmak toplumun menfaatine olmaz. Hatta hangi sektör olursa olsun sorunları düzeltmek yerine bu denli karşıtlık kurmak büyük bedeller ödetir.

Türkiye için tek bir sektör değil, tüm sektörler önem arz eder durumda. Sanayi de önemli, teknoloji de önemli, tarım da, sağlık da, başkası da önemli ve inşaat da önemli... Fakat oluşan ortamda “inşaat sektörü de önemli” demek bile cesaret halini almış gibi duruyor. Üstelik inşaat sektörü Türkiye’ye belki de onlarca sene daha ivme sağlayabilecekken (hatta tek başına doğru planlanmış olsa kentsel dönüşüm dahi uzun yıllar ekonomiyi güçlü besleyebilecekken)…

Açıkçası toplum kendi yanlış planlamalarından daha fazla sektörün baltalanmasından dolayı bedel ödüyor. İnşaat sektörü ile ilgili aklı başında ve uzun vadeli bir stratejiyi alt dinamikleriyle beraber geliştirip uygulamaya koymanın zamanı geldi de geçiyor.