İNANMANIN BEDELİ

Ümit G. CEYLAN 30 Ara 2021

İnanmak insanlığın kaderidir. Varoluşunu insan ancak inandığı değerlerle açıklayabilir.

İnanmak insanlığın kaderidir. Varoluşunu insan ancak inandığı değerlerle açıklayabilir. İnanmayan insan kendini inkârla boşuna vakit geçirir zira her şey aslını arar, aslına koşar. İnanmak yeme içme kadar doğal bir ihtiyaçtır. Çünkü insan kendini bilmek, anlamak ister. Kendisiyle irtibatını koparmış bir insan inançsızlığın değil, baktığı aynalarla göz göze gelmemek için verdiği anlamsız çabanın yorgunluğu içinde debelenip durur. Ama yine de ırmak suyunu nerden alıyorsa oraya akmak gibi bir gerçeği vardır. İnsanlık tarihi kadar eski olan inanmak sadece Tanrı’ya duyulan bir ihtiyaç mıdır? Tanrı elbette inananlar için bir gerçektir. Ancak inanmak insanın doğduğu anda karşı karşıya kaldığı çıplak gerçekliğin sıcaklığını, annenin kucağında hissederek başlar.

Bilgi ve inanç

Yaşam için insan bilgiye ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacını da ancak bilgiye giden yolda gösterdiği çabadaki inancından elde eder. Koskoca evren içerisinde bir zerre olan insanoğlu kendini inkâr edemediği gibi içindeki inanma dürtüsüne de yenik düşer. Öyle ya da böyle insan bu koca kâinatta aradığı şeylerin peşindedir; bilginin. Ateşi keşfeden insan ihtiyacının peşinden giderken doğada ayağına batan dal parçalarını elinde tutarken gökteki güneşi gözlemledi. Ve gökteki ateş topu ile elindeki tek materyal olan ağaç dallarını Güneş’e değdirerek yakabileceğini düşündü. Tabi bu cümleler benim aforizmalarım ama sonuçta insan bir şekilde düşündü. Düşünmeden hiçbir bilgi önüne gelmeyecekti. Ayağına batan dallar, Güneş’in sıcaklığı, kışın soğu, sığındığı mağara ve yırtıcı hayvanlar derken insan bunların anlamını düşünmeye ve bir bilgi üretmeye koyuldu. Bilginin felsefi disiplin olmadan önce insanoğlu ağır bedeller ödedi.

İnsan kendine inanmak ister

İnsan kendisiyle ilgili bilgiyi bulmak istedi. Ömrü boyunca etrafında olup bitenler insana dairdi. İnsan zaman geldi kendini çok aciz hissetti. Zamanı geldi kendisini dev aynasında gördü. Zaman zaman da kendini bir kenara çekti; dışarıdakileri dinlemeye koyuldu. İçindekileri böyle keşfedeceğine inandı. Ama hep bir bedel ödedi. Çabası bir bedele karşılık geldi. Bazen hiçbir şey bulamadı ve bulduğunu sandığı şeylerin daha sonra gelen insanlar tarafından çürütüldüğünü bilseydi bu kadar çabalar mıydı? Elbette çabalardı. Çünkü insan kendine inanmak ister. Kendini gerçekleştirmek ister. İnsanın bütün çabası kendine olan inancının ayakta kalması için gösterdiği çabadır ve bunun için ödeyeceği bedellere de hazır olmalıdır.

Neden çıldırdık?

Bedel harcamadan bir çabaya girişmeden insan kendini bulabilir mi? Belki bugün sorulması gereken soru bu. Çocuklar okulda edindikleri bilgiyi artık internet ortamında daha fazlasına erişebiliyorlar. Hem de en kaliteli, zevkli ve büyülü görsel ve teknik detaylarla. Böyle olunca da okulda bir öğretmenden aynı bilgiyi öğrenmek ve bu bilgiye inanmak için öğrenci bedel harcar mı? Peygamberler Allah’ı anlatmak için bedel ödemişler. Biz bugün Tanrı’yı tekrar ispat etmeyeceğimize (bir kesime göre) göre bu düşüncenin rahatlığıyla muhakeme kapılarını kapatmalı mıyız? Kendisinden bir şey katmadan internetteki yemek tarifini birebir uygulayan kişi yeni bir tat bulmanın merakına düşer mi? İnsan inandığını iddia ettiği şey için bedel ödemeden varlığını anlar mı? Öyleyse antidepresan ilaçlar, intiharlar, inkâr ve isyanlar neden bu kadar yaygın diye sorulmaz mı? Güneşi iliklerine kadar hissetmeyen bir insan ateşi nasıl keşfetsin! İnsan inandığı şeyin bedelini öder. Tersi durumda bedelini ödemediği şeye inanmaya başlarsa işte bugün geldiğimiz duruma düşer. İnsanlık bedel ödemeden inanmadığı bir hayatı yaşamaya mahkûm olur. O halde bedel ödemekten kaçınmamak lazım. En büyük bedeli zaaflarımızı bertaraf ederek ödeyeceğiz. İnanmak için kendimiz olmak için umutlar kırıla kırıla inancımızı sağlamlaştıracağız.

DAVET

Üst düzey bazı davetlere çağrılmadıkları için alınan insanlara üzülüyorum. Ben niye davet edilmedim veya sosyal medyada kendi takipçileri tarafından kışkırtılıp siz de orada olmalıydınız gibi sözlere maruz kalan insanlar var. Orada olmak ya da olmamak: işte bütün mesele bu mu? Kalbinizi ağrıtacak bir mesele haline gelmesine şaşırıyorum. Bazı toplantılara gitmeyi tercih bile etmemelisiniz. İletişim Başkanlığı tarafından düzenlenen ve katılımcı sayısı sınırlı tutulan bu toplantıya davetli olmayabilirsiniz. ‘Yutuber’ olmak veya adı neydi ‘influser’ olmayı gazetecilikle eş değer tutmak maalesef günümüzün sorunu. Tabii bir de gazeteciler var ki insan olamamış. Onlar da ayrı kategori. O yüzden üstelik dijital dünyanın insanısınız. Dijital yollardan toplantı hakkında bilgi alabilecekken bunu konu edinmek bir karakter belirtisidir.

AŞKLA, ŞEVKLE YAŞAMAKTASIN

Her mevsimin bir iklimi var, yazsa yaz, kışsa kış, baharsa bahar, bir dee sonbahar var ki içimde bir hüzün. Kara kışın karamsarlığı şimdiden yer tutar. Umut ancak baharda var. Çiçekler açar yaz için ağaçlar meyveye durur. Oysa kara kış öyle mi, yağmur, kar, bora, şiddetli ayaz, şiddetli bir tipi ve soğuk var. Rahmetli ninem insanın dört duvarı olan, bir evi olmalı. Üstünde toprak damı, içinde ocağı, tüten bacası olmalı. Ocak tütmeli ki soy soylamalı, boy boylamalı, bu evde bir hayat var derdi. Dışarıda kar olsa da çocuklar sevinmeli. Kar topu oynanmalı. Kızak kaymalı, tertemiz havada nefes alınmalı. Dışarıda kaldıkça üşümeli insan. Arkasından koşmalı insan ocak başına. Ocaktan yanan bir kütük, üstünde yağlıklara bir tencere, kaynamalı çorba, pişmeli aş. Kurulmalı bir yer sofrası, bir kaba sallamalı kaşıkları. Besmeleyle başlamalı sofraya, başından şükürle kalkmalı. Ne telefon, ne televizyon, ne de tablet olmalı, belki küçük bir radyo, akşam haberlerini sunmalı. Bir masal anlatmalı büyük anne, içinde yedi başlı devin masalı. Duvarda asılı yağ kandili ışığından, şişesinden çıkan bir dev gibi cin çıkmalı. “Dile benden ne dilersen” diyen bir kurtuluş cümlesi, yedi başlı devden. Nerede o eski masallar, Keloğlan’dan, Alaaddin’den, Yedi Cüceler’den. İyiler birer kahramandır, kötüler rezil rüsva, körolasıcılar. Her kar yağdığında sevinsin masum çocuklar. Sevgi şefkat bürünsün yetim ve öksüz çocuklar. Bir anlık güneş çıkar ya sonbahardan kalan kış güneşi. Yapraksız badem ağaçlarından pıtlayan tomurcuklar. Sanki yalancı bahar. İstemez mi ağaçlar bahardaki gibi giysin beyaz gelinliklerini. Bir umut ki, güneşin el uzattığı sıcaklık. Kış da gelir geçer bir bakmışsın bahardasın. Aşkla şevkle yaşamaktasın.

MÜZİSYEN EVLİYÂ ÇELEBİ’NİN KAYIP SAZLARI

Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi’nde kendisinin 25 Mart 1611 tarihinde, İstanbul Unkapanı Sağrıcılar Cami yakınında ailesinden yadigâr kalan evlerinde doğduğunu söyleyen, soyunu Fatih Sultan Mehmed’in sancaktarı Yavuz Er’e hatta Hoca Ahmed Yesevî’ye dayandıran müzisyen Evliyâ Çelebi…

Bugün içinde bulunduğumuz 2021 yılında 410. doğum yılını kutladığımız ve en iyi bildiğimiz özelliğiyle seyyahlığıyla, gezginliğiyle hafızalarımıza kazınan, cirit oynayan, hazır cevap, devlet adamı, hattat, hakkak Evliyâ Çelebi, doğduğu şehirden başlayarak tam elli bir yıl boyunca dünyanın bir ucundan diğer bir ucuna gerek atının üstünde gerek yaya olarak seyahat etti. Elli bir yıl boyunca yedi bin altmış kale, iki yüz elli yedi şehir ve idrak ettiği padişahların dönemlerinde yirmi iki savaş gördü.

Evliyâ Çelebi’yi bu seyahatlere sevk eden, hayatının akışını değiştiren ilk hadise 1635 yılının Kadir Gecesi’nde yaşandı.  Evliyâ’nın yolculuğu Topkapı Sarayı’nda birçok eserde imzası bulunan, babası saray kuyumcubaşısı olan Derviş Mehmed Zilli’nin teşvik etmesiyle birlikte, Ayasofya Cami Müezzinler Mahfili’nde Hatm-i Şerif okurken bu bülbül sesi duyan Padişah Sultan 4.Murad’ın kendisini Hünkâr Mahfili’ne davet etmesiyle başladı. Yine Çelebi’nin anlatımıyla Sultan 4.Murad onun musahibi olmasını istediği için kendisini Enderun’da eğitime aldırdı ve devlet adamı olarak yetişmesini sağladı.

Bu olaydan sonra yaşanan ve Evliyâ’nın kaderini değiştiren ikinci hadise hepimizi etkileyen ve inceden gülümseten kutlu rüyası oldu. Rüyasında Hz. Peygamber efendimizden şefaat dilemek isterken “Seyahat ya Resulallah” deyivermesiyle, Kasımpaşa Mevlevîhânesi Şeyhi Abdullah Dede’ye rüyasını yorumlattığında ilkönce İstanbul’u yazmasını öğütlemesiyle birlikte doğduğu şehrin özelliklerini not tutmaya başladı. Akabinde Sultan 4.Murad’ın Bağdat Seferi öncesinde topladığı âlimler meclisinde İstanbul’un tüm özelliklerinin yazılmasını ferman buyurmasıyla ve Bağdat Seferi alayında görev alan tanıdığı veya tanımadığı meslekdaşı olan sazendeleri, hanendeleri, sazları, saz yapımcılarını ve mucitlerini teker teker kağıda dökmesiyle Evliyâ Çelebi’nin Kayıp Sazları’nın hikayesi tam da  o gün orda başladı.

Seyahatnâmesi’nin 44. Bölümü olan Mutrıblar Sitayişnâmesi adını verdiği sazendelere övgülere dair yazdığı kısımda doksan dört üstad müzisyenden, sazlardan, İstanbul’da yaşayan, esnaf olan veya olmayan toplam on bir bin altı yüz elli sekiz müzisyen ile ellerindeki sazların özelliklerinden bahsetti. Bu sazlardan bahsederken dönemin şerefli ilmi sayılan mûsıkî ilmine vakıf olan âlimlerin kitaplarından da faydalandı. Geçmiş yüzyıllarda yaşamış olan sazendeler ve sazlarından bahseden bugün kayıp eserler arasında yer alan Nihanî Çelebi’nin Saznâme adlı eseri Evliyâ Çelebi’nin de istifade ettiği eserlerden sadece biriydi.

Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi’nde  Bağdat Alayı’nda en az icra edilen ud sazından, sünderden, Şehabi zurnadan, Macar düdüğünden, fil hortumu şeklinde imâl edilen, çengî takımlarının çaldıkları çenglerden, bahsetti. Beş bin iki yüz otuz iki sazende arasında en çok icra edilen sazlar arasında yer alan tanburaları, çeşteleri, Akşemseddin Hazretleri’nin torunu Şemsi Çelebi icadı yonkarları, mûsikî âlimi Farabî’nin icadı saydığı rebabları, hanende ve dervişlerin usül tuttuğu daire sazını, âşıkların ve cariyelerin çöğürünü, çalıcı mehterin çaldığı cura zurnaları, çobanların kavallarını, dervişlerin yanlarından ayırmadıkları derviş borularını, çömlekten yapılan dümbelekleri de anmadan, yazmadan geçemedi.

Evliyâ Çelebi’nin gözünün önünden geçen Bağdat Seferi Alayı’nda gözlemlediği her sazın ve sazendenin adeta yazılı fotoğrafını çekmesine rağmen, Seyahatnâmesi’nde hiçbir tarihi görsele, minyatüre, çarşı resmine yer vermemişti. Bu tarihî görseller son yüzyıldır yapılan araştırmalarla ve bugün tam dört yüz on yıl sonra doğum yılında yurt içi ve yurt dışında, dünyanın çeşitli ülkelerindeki kütüphane ve kolleksiyonlarda bulunarak gün yüzüne çıkmaya başladı. Evliyâ Çelebi’nin gerçek mi yoksa rüyadan mı yola çıktığını anlayamadığımız halk ansiklopedisi niteliğindeki eseri olan Seyahatnâmesi’nde andığı, yitik kültür ve müzik hazinemiz olan Evliyâ Çelebi’nin Kayıp Sazları’nın bir kısmı, bu sazların ataları bugün Türk coğrafyalarında, dünyanın çeşitli bölgelerinde ve müzelerde hâlen yaşıyor, nefes alıyor, çalınıyor ve söyleniyor. Ve kadim kültürümüzün zenginliğine ait olmasına rağmen, bazen hiç adını bile bilmediğimiz Evliyâ Çelebi’nin Kayıp Sazları’nın hikayesi hiç durmadan devam ediyor. Bu yüzyılda, teknoloji çağında müzik kültürümüz mü, sazlarımız mı, sözlerimiz mi yoksa hayat gailesiyle masal kahramanları gibi koşturan, yaratılmışların en kıymetlisi adledilen bizler mi bu hayat rüyasında kayıp olduk? Yoksa kendimizi ve kültürümüzü yeniden mi bulduk? Hiç bilinmez.

 O hâlde hayatımızdan geçen nağmelerin, ezgilerin, kulağımızdaki derin izlerin, kalbimizin rotasında kendi kültürümüze ait seslerin yankılarını bulmaya, birbirinden değerli kutup saydığımız sazende ve hanendelerin, üstadlar meclisinin sazlarıyla, Evliyâ Çelebi’nin Kayıp Sazları’nı keşfetmeye ve bu yazıyı göz ucuyla okuduğumuzda bile gözlerimizi kapatarak eski bir hayale dalıp, eski ama yeni bir dünyaya adım atmaya ve zaman yolculuğunda seyahat etmeye ilk önce bizler hazır mıyız?

ABANT TATİLİ

Her sene okulların yarıyıl tatilinde Abant’a tatile giden orta halli bir aile bu sene yine Abant’a gideceklermiş ama beş gün yerine sadece iki gün. Buna çok içerlenmiş ve üzülmüş olan kadın üstelik çocuklarına kar botlarının beş yüz lira olanından değil de iki yüz elli lira olanından almak zorunda kalmış. Hayatım boyunca bir Abant tatiline gidemediğime mi hayıflanayım yoksa bu kadının haline mi bilemedim. Neredeyse iki yılı aşacak olan küresel bir salgın ve onun getirdiği ekonomik sıkıntılar ve dahası da Türkiye’ye ayrıca yüklenen baskılarla insanların alım gücü zayıfladı. Değil tatil temel ihtiyaçları bile market market gezerek ve esnaf fiyatları ile karşılaştırarak alışveriş turları atanlar varken tatili düşünebilen insan sadece kendi keyfini düşünüyor demektir. Bu sene daha azla yaşamayı deneyin, ne olacak yani! Biraz nefsimize hâkim olalım. Mont almayıverelim. Aynı montla beş yıldır dolaşıyor olsanız bile bir yıl daha dolaşabilirsiniz. Ayakkabılarınız yırtık değilse idare edin. Zaten artık çoğumuz evden çalışıyoruz. Öyle değil mi?

ARTI EKSİ

ARTI

Turkovac aşısına vize

Turkovac aşı gönüllüsü olan gazeteci arkadaşım bu hafta içinde Almanya’nın Stuttgart şehrinde bir müze ziyareti gerçekleştirdi. Kendisi kısa bir video da yayınlamış bununla ilgili. Müze girişinde doğal olarak her yerde olduğu gibi aşı sormuşlar. Kendisi Turkovac aşı kartını göstermiş ve müzeye girebilmiş. Covid-19 aşısı üreten dokuz ülkeden biri olmanın gururunu yaşarken bu haberle ayrıca gururlandık. Kendisine de ayrıca bu konuda öncü olduğu için teşekkür ediyoruz.

EKSİ

İklim hastalığı

Kanada’da bir doktor ilk defa bir kadına “iklim değişikliği teşhisi” koydu. Kasım ayında Kanada’da bir hastaneye nefes darlığı şikâyetiyle başvuran yetmiş yaşındaki kadına tarihte ilk defa iklim değişikliği tanısıyla teşhis konulmuş oldu. Küresel ısınmanın yarattığı iklimsel nedenler nedeniyle oluşan etkiler artık insan vücudunda açık ve net görülebiliyor. Bu bize çok şey anlatıyor. Kanada'da geçtiğimiz temmuz ayında 50 santigrat derece gibi rekor sıcaklık değerleri ölçülmüş, yaklaşık 600 kişinin resmi olarak "aşırı sıcaklar" sebebiyle hayatını kaybettiği açıklanmıştı. Bu bize geldiğimiz olumsuz ve acı tabloyu bütün açıklığıyla ortaya koyuyor ne yazık ki.

BASIN DANIŞMANI NE İŞ YAPAR?

Geçtiğimiz hafta yaşanan gazeteci fiyaskosunda benim dikkatimi çeken bambaşka bir şeydi. Kamuoyuna da yansıyan gazeteci şahsın İHA görevlisini tokatlaması sırasında ve sonrasında Gaziantep Belediye başkanı Fatma Şahin’in hiçbir tepki göstermemesi ve sanki bir şey olmamış gibi konuşmaya devam etmesi tepki aldı. İnsanlar bazen nerede nasıl davranacağı konusunda tutuk kalabiliyorlar. Pozisyonları gereği nasıl davranacaklarını bilemiyorlar. Ancak danışmanlara burada büyük işler düşüyor. Basın danışmanı özellikle de siyasetçiye basın danışmanlığı yapan kişi ve ekibin bu tür durumlarda bir kriz planlarının olması gerekir. Orada acil müdahale etmesi gereken basın danışmanıdır ve yayına ara verilmesi gerektiğini söyleyerek kanalı uyarmalıdır. Hatta orada Fatma hanıma yayını terk etmesinin doğru olacağı basın danışmanı tarafından bildirilmeliydi. Basın danışmanlarının olası benzer durumlara karşı danışmanlık verdikleri kişilerin karakterini iyi analiz etmiş olmaları gerekir. Böylesi başa gelebilecek durumların provaları yapılmalı ve nasıl davranılması gerektiği konusunda eğitim verilmelidir. Basın danışmanı sadece basın ilişkilerini ayarlayan, basın bülteni yazan, yazdıran biri değildir. Bunun çok da ötesinde basın danışmanları stratejik davranabilen ve ön görüleri olan kişilerdir.