GÜNCEL BÜYÜME ORANLARI VE DOĞAL BÜYÜME ORANI

Cumartesi günkü yazımda standart büyüme teorisinin kavramlarıyla dışa kapalı ve özel bir ekonominin uzun dönemde sağlayacağı büyüme oranı olan doğal büyüme oranını ve farklı iktisatçıların bu ekonominin doğal büyüme oranına nasıl ulaşacağını açıklayan teorilerinden bahsetmiştik.

Cumartesi günkü yazımda standart büyüme teorisinin kavramlarıyla dışa kapalı ve özel bir ekonominin uzun dönemde sağlayacağı büyüme oranı olan doğal büyüme oranını ve farklı iktisatçıların bu ekonominin doğal büyüme oranına nasıl ulaşacağını açıklayan teorilerinden bahsetmiştik. Solow ve onu takip eden ana akım iktisatçılara göre ekonomi doğal büyüme oranına kişi başına sermaye oranının değişmesi ile ulaşıyordu. Kaldor ve Pasinetti gibi ana akıma muhalif iktisatçılara göre ise doğal büyüme oranına ekonomi ortalama tasarruf oranının değişmesi ile yaklaşmaktaydı.  Herkesin anlayacağı dille ifade edersek üç ayda bir açıklanan büyüme oranlarının on yıllar içinde ortalamasını alırsak bu kabaca doğal büyüme oranına tekabül eder. Eğer bir ekonomi bir dönem doğal büyüme oranının üstünde büyürse kendi kaynaklarını ve sınırlarını çok zorlayacağı için takip eden başka bir dönemde doğal büyüme oranının altında büyür. Sonuç olarak uzun dönemde çeşitli kısa dönemli politikalarla, örneğin dış borç alarak, para basarak veya kamu mallarını satarak ekonomik büyümeyi finanse etseniz bile, takip eden dönemde daha düşük oranda büyümek zorunda kalırsınız. Bu kısır döngüden kurtulmak istiyorsanız doğal büyüme oranını arttırmak zorundasınızdır.  Bu da daha uzun vadeli ve kalıcı etkileri olan sanayi, eğitim ve teknoloji politikaları ile mümkündür.

Bugün ilk başta güncel büyüme oranlarının doğal büyüme oranına nasıl yakınsadığını incelemek istiyorum.  İsterseniz öncelikle büyüme iktisadında bahsedildiği şekilde bu süreçleri açıklayalım. Daha sonra teoride verilen bilgiyi güncele uyarlayalım. Ancak unutmayalım ki, bu bahsedeceğimiz modeller, kamu kesiminin olmadığı (yani devletin hiçbir yatırım ve harcama yatmadığı buna karşılık da hiç vergi almadığı ya da borçlanmadığı) ve dışa kapalı (yani ne ihracat, ne ithalat, ne dış sermaye hareketi ne de dış göçün bulunduğu) bir ekonomiyi temel almaktadır. Açık ekonomi ve devlet müdahalesini ilerleyen yazılarda ele alacağım.

SOLOW: EKONOMİNİN KİŞİ BAŞINA SERMAYENİN DEĞİŞİMİYLE DOĞAL BÜYÜME ORANINA ULAŞMASI

Solow 1987 yılında Nobel Ekonomi Ödülü’nü aldığı büyüme modelinde ekonomideki üretim sürecini iki üretim faktörü kullanan bir üretim fonksiyonu ile tanımlamıştı. Bu tabii ki basitleştirme amacı güden bir soyutlamadır. Hatırlayacaksınız bir önceki yazımda farklı sermaye türlerinden bahsetmiştim: Fizikî sermaye, alt yapı sermayesi, beşerî sermaye ve mali sermaye. Bunlardan ilk üçü birbirini ikame etmemekte (yani birbirinin yerine geçmemekte) ama aksine birbirini tamamlamakta idi. Örneğin bir fabrika kurup işletmek için ilk önce elektrik, su-kanalizasyon ve ulaştırma altyapısının olduğu bir arazi üzerinde fabrika binasının inşa edilmesi gerekir. Bu altyapı sermayesidir. Ama üretim yapmak için sadece bina yetmez. O binaya uygun miktarda (yani hedeflenen üretimi en düşük maliyetle yapacak miktarda) makine ve teçhizatın yerleştirilmesi gerekir. Bu da fizikî sermayedir. Peki bunlar yeter mi? Hayır. Bütün bu fabrika inşası sürecinde mimar, mühendis ve finansçıların çalıştırılması gerekir. Bu da beşerî sermayedir. Bu üç sermaye tipi birlikte kullanılarak üretim süreci gerçekleştirilir. Pekiyi mali sermaye ne işe yarar? Mali sermaye yatırım ve üretimin gerçekleşmesi için gerekli olan fonların gerekli adıdır. Yani fabrikayı kurmak ve sonrasında işletmek için gerekli olan kredi ve finansman kaynakları… İşte Solow ilk üç sermayenin birbirini tamamladığı için bunları tek bir sermaye kalemi olarak almıştır. Solow’un modeli bütün bir ekonomiyi modellediği için ve tek başına bir firmayı ele almadığı için mali sermaye de doğal olarak, ülkedeki toplam tasarruflar olarak tamamlanmıştır. İktisat eğitiminden geçen herkesin bildiği genel bir denklik vardır: Eğer kamu kesiminin olmadığı ve dışa kapalı bir ekonomi varsa bankalarda biriken tasarruflar ülkede yapılan yatırımların finansmanına denktir. Yani ne kadar tasarrufunuz varsa o kadar yatırım yapabilirsiniz. (Solow vatandaşların tüketim harcamalarının sadece elde ettikleri cari gelire bağlı olduğunu bunun için de otonom tüketim harcamalarının olmadığını varsayar. Herkesin anlayacağı dille ifade edersek tüketici kredileri ve kredi kartları yok sayılır.) Üretim sürecindeki ikinci faktör de emektir. Bu niteliksiz işgücü olarak tanımlanır. “Hocam, üniversite mezunları, doktorlar, mühendis ve mimarlar nerede?” diye soracak olursanız onlar işgücü içinde değil beşerî sermaye içinde tasnif edilir. Dolayısıyla eğitim harcamaları da aslında, bir nevi yatırım olarak sınıflandırılır.

Büyüme potansiyel üretimin artış oranı olarak tanımlanmıştı. Bu da Solow modelinde, sermaye ve işgücünün artış oranına bağlıdır. İşgücünün artış oranı basitçe nüfus artış oranı tarafından belirlenir. Bu iktisadi bir etken değildir. Öte yandan sermayenin artış oranı yatırımlar eksi amortisman harcamalarıyla tanımlanır. Yatırım da tasarruflara eşit olduğu için sermayenin büyüme oranı tasarruflar eksi amortisman harcamalarıdır. Bunlar ise tamamıyla iktisadi değişkenlerdir. İşgücünün büyüme hızı, yani nüfus artış hızı ekonomik değişkenlere bağlı olmadığı için Solow kişi başı üretimle çalışmayı daha doğru bulur. Kişi başı üretim, yani toplam üretimin nüfusa oranı, kişi başı sermayeye, yani toplam sermayenin nüfusa oranına, bağlıdır. Kişi başı sermaye arttıkça kişi başı üretim de azalarak artar.

Eğer bir ekonomide güncel büyüme oranı (nüfus artış hızı artı amortisman oranı artı teknolojik gelişme hızından oluşan) doğal büyüme oranından daha yüksekse kişi başı sermaye artar, takiben kişi başı üretim de azalarak artar. Tersine bu ekonomide güncel büyüme oranı (nüfus artış hızı artı amortisman oranı artı teknolojik gelişme hızından oluşan) doğal büyüme oranından daha düşükse kişi başı sermaye azalır, takiben kişi başı üretim de daha düşük oranlarda azalır.  Ekonomi uzun dönemde belli bir kişi başı sermaye ve kişi başı milli gelir düzeyinde dengeye gelir. Bu dengede güncel büyüme oranı da doğal büyüme oranına eşitlenir.    

KALDOR: EKONOMİNİN TASARRUF ORANININ DEĞİŞİMİYLE DOĞAL BÜYÜME ORANINA ULAŞMASI

Kaldor kişi başına sermaye oranının değişmediği varsayımıyla modelini kurar. Bu modelde yine kapalı ve özel bir ekonomi varsayılmaktadır. Ona göre belli bir miktar üretim yapabilmek için onunla uygun ve sabit bir oranda sermaye kullanılması gerekir. Bu da kişi başına sermayenin değişmediği anlamına gelir. Yani Solow’un önerdiği gibi güncel büyüme oranları doğal büyüme oranına kişi başı sermayede değişimle ulaşamaz. Çünkü kişi başı sermaye teknik gerekçeyle sabittir. O zaman ekonomi doğal büyüme oranına nasıl yakınsar? Kaldor bunun için ortalama tasarruf oranının değişmesini önermiştir.

Kaldor’un modelinde toplum iki sınıfa ayrılır: Kâr elde edenler ile ki, bu kârın içinde faiz gelirleri ve kira gelirleri de bulunmaktadır, ücret elde edenler. Hatırlayacağımız gibi sermayenin üç tipi tek bir kalemde toplanmaktaydı, bu yüzden, farklı sermaye tiplerinden elde edilen getiriler de (faiz, kira ve kâr gibi) tek bir kalemde, yani kâr adı altında toplanmıştır. Kâr elde eden sınıflar (işyeri ve fabrika sahipleri, banka sahipleri ve yöneticileri, finans sektöründe firma sahipleri ve yöneticileri, büyük meblağlı tasarruf sahibi olup yüksek faiz geliri elde edenler, büyük çiftlik ve gayrı menkul sahipleri ve benzeri) gelirlerinin büyük bir kısmını tasarruf ederler. Öte yandan ücret elde eden sınıflar (bütün maaşlı çalışanlar, küçük esnaf ve küçük çiftçiler) gelirlerinin çok küçük bir kısmını tasarruf ederler. Hatta bunlardan bazıları negatif tasarrufta bile bulunabilirler, (gelirleri yetmediği için borçlanırlar, DMD). Kaldor’un modelinde yatırımlar yine tasarrufa eşittir ama tasarrufun sınıfsal dağılımı artık dikkate alınmaktadır. Reel ücretin yükseldiği ve reel kârların düştüğü durumda ortalama tasarruf düşer ve kişi başı yatırımlar ve kişi başı sermaye de düşer. Tersine reel ücretin düştüğü ve reel kârların yükseldiği durumda ortalama tasarruf artar ve kişi başı yatırımlar ve kişi başı sermaye de yükselir.

Ekonominin doğal büyüme oranının üstünde büyüdüğü dönemlerde ücret gelirleri reel olarak artarken kâr gelirleri reel olarak azalır. Bu tasarruf oranının da düşmesine yol açar. Tasarruf oranı düştükçe güncel büyüme oranları doğal büyüme oranına doğru düşmeye başlar. Öte yandan ekonominin doğal büyüme oranının altında büyüdüğü dönemlerde ücret gelirleri reel olarak düşerken kâr gelirleri reel olarak artar. Bu tasarruf oranının da artmasına yol açar. Tasarruf oranı arttıkça güncel büyüme oranları doğal büyüme oranına doğru yükselmeye başlar. Sonuç olarak, hiçbir devlet müdahalesi olmazsa, kapitalist bir ekonomi reel kâr ve ücret oranlarındaki değişim ve dolayısıyla ortalama tasarruf oranındaki değişimle doğal büyüme oranına ulaşır.

TÜRKİYE’NİN SON YİRMİ YILI

Solow modeli ile bakarsak Türkiye 2002-2011 arasındaki on yılda doğal büyüme oranı olan yüzde 5’in üzerinde ortalama yıllık yüzde 7 büyümüştür. 2012-2021 arasındaki ortalama büyüme oranı ise yüzde 5’tir. Yani doğal büyüme oranı kadar. İlk on yıl güncel büyüme yüksekken, ikinci on yılda güncel büyüme doğal büyüme oranına inmiştir. Soru şudur? İkinci on yılda daha düşük bir büyüme olması gerekmez miydi? Evet, ama unutmayalım Türkiye dışa kapalı değildir, birçok dış borç imkânı bulunmakta ve ülkeye sığınmacılar akmaktadır.

Kaldor modeli ile bakarsak ilk on yılda insanlar görece müreffehtir, reel ücretler çok artmasa bile. İkinci on yılda, özellikle son beş yılda kârlar artarken reel ücret çok düşmüştür. Bu Kaldor’un anlattığı sürece benzemektedir ama dış borç imkânlarının etkisi modelde gösterilmemektedir. Açık ekonominin etkisini de Cumartesi anlatalım.