FATİH'İ ANLAMAK- II

Bugüne ise Fatih'in mareşallik yeteneğine, dine bakışına ve vizyonuna değineceğim.

Pazartesi günkü yazımda Fatih’i hayatındaki farklı rolleri ile ele alacağımdan bahsetmiştim. O yazıda Fatih’in bilimsel düşünüş, stratejistlik, taktisyenlik ve liderlik yönlerini ele almıştım. Bugüne ise Fatih’in mareşallik yeteneğine, dine bakışına ve vizyonuna değineceğim.

YENİÇAĞIN EN BÜYÜK MAREŞALLERİNDEN OLAN FATİH

Mareşal teknik olarak büyük meydan savaşı kazanmış generallere verilen unvandır. Fatih başta İstanbul olmak üzere birçok kale fethetmiş, Karaman Beyliği’ni ortadan kaldırmış Kırım’ı ilhak ve Doğu Karadeniz sahillerini fethetmiş ve Romanya’yı devlete bağlayarak Karadeniz’i bir Türk Gölü haline getirmiştir. Bu süreçte başta Venedik, Papalık ve Akkoyunlu Sultanlığı olmak üzere büyük bir ittifaka karşı savaşmıştır. Süreç Otlukbeli Meydan Muharebesi ile taçlanmıştır. Savaşın sonunda Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan Bey yanındaki Karamanoğlu’na şöyle demiştir: “Be hey Karamanoğlu! Hanedanın bed nâm olsun. Benim ne işim vardı Osmanoğlu’yla!” Uzun Hasan Bey öyle küçümsenecek bir adam değildir. Bugünkü Irak, İran, Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Türkmenistan’ın mutlak hükümdarıdır. Ordusu Ortaçağ’ın en dehşetli ve talimli ordularındandır. Ancak karşısında Fatih’in otuz yılda oluşturduğu profesyonel bir Yeni Çağ ölüm makinası vardı. Fatih Yeniçeriyi tüfekli ağır piyade sınıfına dönüştürmüş ve sahra topçuluğunu geliştirmiştir. Bu savaştaki başarı sadece o anlık komutanlık becerisinin değil ama bütün hükümdarlığı süresince harcadığı emeğin somut ürünüdür. Çok sonraları Kanuni devrinde İspanyol General Gonzalo Fernandez de Cordoba’nın İtalya savaşlarında uyguladığı tüfekçilerin yaylım ateş tekniği ile 17’inci asırda İsveç Kralı Gustavus Adolphus’un sahra savaşlarında kullanacağı hafif topların ilk kullanıcısı olmuştur. Sebebi ise çok açıktır: çağının çok önünde bir teknoloji kullanımı ve taktik bilgisi. Tabii bunun arkasında bitmek tükenmek bilmeyen bir çalışma olduğu kadar, serbest düşünceye, akla ve bilime güven de vardır. Şimdi Fatih’in torunları olarak övünen bizler, teknoloji geliştirmek, bilimsel araştırmalara destek vermek, eleştirel düşünceyi öne çıkarmak konusunda ne yapıyoruz? Hakkını yemeyelim, Türkiye’nin özellikle İHA ve SİHA teknolojisi ile neler başardığını hepimiz gördük. Ancak diğer alanlarda Türk ekonomisi bir montaj tezgâhından öte gitmemektedir. Düşünün ki, yıllardır sözünü ettiğimiz Altay Tankını tezgâha süremememizin sebebi motorunu yapamamamızdır. Türkiye’nin insan gücü mü yoktur? Vardır. Türkiye’nin parası mı yoktur? Vardır. Pekiyi neyi yoktur? Fatih benzeri stratejik bir bakış açısı ve mareşallik yeteneği. Altay Tankını devletin kuracağı ve her şeyini devletin karşılayacağı bir fabrikada üretebilecekken sırf özel sektör olsun diye oraya buraya ricada bulunmanın bir anlamı var mı? Fatih’in Ayasofya Camiinde Cuma namazı herkes kılabilir, ama bu Fatih’in mirasını sahiplenmek demek değildir. Fatih’in mirasının sahiplenmek için onun stratejik bakış açısına, liderliğine ve komutanlığına, akla ve bilime verdiği öneme de sahip olacaksınız.      

FATİH’İN DİNE BAKIŞI VE İSLAM YORUMU

Bizim ahaliden sıradan bir vatandaş için Osmanlı Padişahlarının her biri kutsanmış, evliyalara nispet edilecek ve hâk-i pâyine (ayağının bastığı toprağa) yüz sürülecek mübarek zatlardı. Bu bağlamda fetihle müjdelenmiş Sultan olarak Fatih, bizim ahalinin gözünde, kutb-ül aktab (NOT: Tasavvufta manevi olarak dünya üzerinde tasarruf sahibi velilere kutb denir, kutb – ül aktab ise kutbların kutbudur, DMD.) makamına kadar yükselmiştir. Atasözünün dediği gibi: “Şeyh uçmaz, mürit uçurur!” Fatih durumunda bu ise, gerçeklerden yüz seksen derece sapmak anlamına gelir. Fatih Sultan Mehmet’in kendini yakın gördüğü dini yorum, bugün kendini cemaat önderi olarak takdim eden “modern cinci hocaların” bakışından hayli farklıydı. Fatih’in birinci dereceden hocası Akşemsettin Hazretleri idi ki bu köşede daha önce yazdığım 1 Haziran 2018 tarihli “DİLENCİ ŞEYHİN KÖSE MÜRİDİ, KÖSE ŞEYHİN CİHANGİR MÜRİDİ” adlı yazıda ondan etraflıca değinmiştim. Akşemsettin her halinden heterodoks Kalenderî Hayderi gelenekten geldiği belli olan Hacı Bayrâm-ı Veli’nin mürididir. Para, mal ve mülk peşinde değildir. Akşemsettin Hazretleri Dini, bugünkü cinci hocalar gibi anlamaz, aslında bozulmuş halde olsalar bile bugünkü Alevi Müslümanlara yakın bir din anlayışına sahipti. Yine Fatih’in bildiğimiz kadarı ile Hurufi Bâtınilere de bir sempatisi vardır. Bunlar da heterodoks İslam anlayışına müntesiptir. Yine Fatih’in kendini yakın hissettiği bir başka grup Kalenderi tarikatıdır. Fetihten hemen sonra bir Bizans kilisesini Kalenderi dervişlerine dergâh olarak vermiştir ki, bugün bu bina, Veznecilerde Kalenderhane Camii olarak hizmet vermektedir. Özellikle Rumeli’ndeki devrin en büyük Kalenderî Şeyhi Otman Baba ile yakın ilişki içindedir. Otman Baba ve Fatih ilişkisine de yine bu köşede yayınlanan 7 Aralık 2018 tarihli “TARİH GEÇMİŞTE YAŞANAN ÖYKÜLERİN BUGÜNE UYARLANARAK ANLATILMASI MIDIR?” adlı yazımda değinmiştim. Bu adı geçen şahıs ve tarikatların ortak özelliği hâkim Ortodoks / Kitabi İslam anlayışına karşı heterodoks bir İslam anlayışını benimsemeleri ve Vahdet-i Vücut inancına sahip olmaları idi. Bugün Fatih gelse ve gençlere “Ketçap yemeyin, azarsınız!” diyen, “Asansöre kadınlarla binmek zinadır” diyen, “Yolsuzluk hırsızlık değildir!” diyen, Allah’ın Cenneti’nin kâhyası misali saf ahaliye “Yetmiş salavat çekene bir huri!” müjdesini veren “cinci hocaları” görse hırsından kudururdu. Bu Hacivat Çelebi kılıklı “cinci hocaların” kelleyi kurtarsalar bile adam akıllı bir falakaya yatırılacakları (benim kanaatimce) kat’idir.      

FATİH’İN HEDEFLERİ VE VİZYONU

Aslında şu ana kadar iki yazıda çizdiğimiz Fatih Sultan Mehmet Han portresindeki bütün özelliklerine Fatih’in vizyonunu anlatırken tekrar değineceğim. Fatih’in amacı neydi? Bu açıktır ki, Fatih Sultan Mehmet kendine ne Emevî ve Abbasi Sultanlarını, ne İran Şahlarını, ne de Türk Hakanlarını örnek almıştı. Fatih Sultan Mehmet yeniden Roma İmparatorluğu’nu kurmak, hem Doğu hem de Batı Roma taçlarını kendinde birleştirmek istiyordu. Bu yüzden kendini Kayser-i Rum (Roma Sezarı) ve Sultan-ı İklim-i Rum (Roma ülkesinin Sultanı) olarak adlandırırdı. Roma İmparatorlarının hepsinin ortak unvanı olan “pontifex maximus / bütün dinlerin başrahibi” unvanını kullanmasa bile, fiilen o unvanın sahibi gibi davranmıştır. Örneğin protokolde Fener Rum Patriğini Şeyhülislam’la eşit kabul etmesi yanı sıra, Bizans döneminde İstanbul’a sokulmayan Ermeni Gregoryen kilisesini İstanbul’a kabul ettiği gibi, aynı zamanda İstanbul Ermeni Patrikliğini de o kurmuştur. Fatih döneminde adının başında “Has” olan birçok paşa vardır. Bunlar ne Türk kökenlidir, ne de devşirmedir. İsminin başında “Has” unvanı olan bu paşalar aslında Fetihten sonra Müslüman olmuş Bizans Prens ve Asilzadeleridir. Yani Bizans aristokrasisi İslam’ı kabul ederek daha kuvvetli bir şekilde devlet yönetiminde yer almıştır. Fatih İstanbul’u ihya ve inşa ederken de bir Türk İslam beldesini değil ama Büyük Konstantinus ve Büyük Justinianus’un İmparatorluk şehrini temel almıştır. Yeniçerilerin yeniden teşkilatlandırılması ve tüfekli ağır piyade sınıfına dönüştürülmesi de Roma Lejyonerleri örneğini takip eder. Fatih’in, belki de ölümüne bile sebep olan, bu Roma’nın ihyası hayali ve vizyonu son seferinde de gözümüze sokulur: Gedik Ahmet Paşa’nın başlattığı İtalya’nın fethi projesine kendisi de bizzat katılacaktır. Amaç Aya Sofya’nın yanına San Pietro Katedralini ve Şeyhülislam’la patriğin yanına Papa’yı da katmaktır.

Fatih bu hedefini gerçekleştirseydi ne olurdu? Tarih “keşke” ile yazılmaz, tarih olan bitenin kaydına dayanır. Ancak ben tarihçi değilim ve fikrimi ifade edeyim: Eğer Fatih zehirlenip öldürülmese idi, muhtemelen bir sene içinde bütün İtalya’yı fethedecek, Roma’da Batı Roma İmparatoru olarak taç giyecek, belki Papalığı da İstanbul’a taşıyacaktı. İtalya’nın fethiyle beraber hem sanat ve ilim alanında önemli katkılar elde edecek, hem de ilkel kapitalizmin temel finans kurumları ve bu kurumların idare ettiği servet ile iktisadi ve sosyal hayata bakışımız değişecekti. Belki de başka türlü ve bize özgü bir kapitalizmin temelleri de atılacaktı.

Neyse yerim kalmadı… Bir sonraki yazıda Sayın Ali Erbaş’ın bahsettiği Fatih ve Vakıflar ilişkisine değineceğim.

Herkesin Bayramı ve Cuması mübarek olsun…