ERDOĞAN'IN "EVLİLİK" SÖYLEMİ HİÇ DALGAYA ALINACAK BİR KONU DEĞİL

Micheal KUYUCU 19 Oca 2020

Geçtiğimiz hafta Erdoğan, Türkiye'de evlilik yaşının giderek yukarı doğru çıktığını ve bu yaşın otuzları geçtiğine değindi.

Bir devlet liderinin en önemli görevlerinden biri sorumlu olduğu toplumun geleceği hakkında projeksiyonlar yapmak ve olası olumlu ve olumsuz düşünceleri analiz ederek gelecekte toplumu bekleyen tehditleri dile getirmek ve toplumu bu konuda uyarmaktadır. Tıpkı bir anne baba gibi, bir öğretmen gibi bir büyüğümüz gibi bir şey gördüğü onu dile getirmektedir.

Buna paralel olarak ben Recep Tayyip Erdoğan dönem dönem toplumsal konularda gelecekle ilgili gördüğü tehditleri paylaşıyor. Bence çok da iyi yapıyor. Bu konuda sadece Erdoğan’ın değil, diğer tüm siyasi liderlerin bu şekilde hareket etmesi lazım.

Şimdi buraya nerden geldik diyeceksiniz. Geçtiğimiz hafta Erdoğan, Türkiye’de evlilik yaşının giderek yukarı doğru çıktığını ve bu yaşın otuzları geçtiğine değindi. Ayrıca aile birliğinin de manevi açıdan değer kaybettiğinin de altını çizdi. Bu benim dört yıldır incelediğim bir konu. Erdoğan açıklamasında biraz da esprili üslubu ile “Otuz yaşını geçiyorlar sonra da evde kalıyorlar” dedi. Bu çok doğru bir tespit. Bugün gelişen teknoloji ve tüketim toplumunun ortaya çıkarttığı yeni sosyo- ekonomik statüde yaşanan bir gerçek. Özellikle büyük kentlerdeki gençler evlenme konusunda isteksiz, ileriki yaşlara erteliyorlar evliliklerini, çocuk yapma konusunda isteksiz. Şimdi bu konu gündeme gelince Erdoğan’ın her dediğine karşı çıkanlar hemen bu açıklamayı çiklet gibi ağızlarına doladılar ve başladılar magazine. Ben bu açıklamayı duyduğumda “doğru söylüyor adam” dedim ve konuyu kendi içimde kapattım. Sonrasında bir baktım ki bizim sosyal medya tayfasına yine eğlence çıkmış ve herkes işi gırgıra vurdu. Bu açıklamayı kadın haklarından tutun da, özgürlüğe kadar değişik başlıklarla eleştirdiler, dalga geçtiler. Maksat muhalefet olsun ya, konu önemli değil. Oysa bu konuyu hiç kimse sosyo- ekonomik açıdan değerlendirmedi.

2050 Türkiye’sinde Ne Olacak?

TÜİK geçen yaz 2018 istatistiklerine göre Türkiye’nin genç nüfus oranının yüzde 15,8 olduğunu açıkladı. 15-24 yaş arasında ki genç olarak adlandırabileceğimiz insan sayısı 12 milyon 971 bin kişi. Bu en basit rakam. Bu nüfus bugün için çok güzel bir nüfus. Yani genç bir ülkeyiz. Şu an biz bu genç nüfusu adam gibi kullanıp, ülke üretimine tam anlamıyla katamıyoruz. Yani elimizdeki sermayeyi kullanamıyoruz. İleride bu nüfus yaşlanacak, mesela 2050 yılında bu yaklaşık 13 milyon kişinin yaşı 45- 54 arasında olacak. Bunun anlamı ülkenin nüfusunun ciddi bir biçimde yaşlanmaya başlayacağı. Bu yaşlı nüfus ülkeyi hantallaştıracak, tıpkı bugünkü Avrupa ülkeleri gibi daha hantal bir yapıya gireceğiz. Bu yaşlar hastalıkların başladığı, emeklilik muhabbetlerinin başladığı yıllar. Bu nüfusu nasıl bir sağlık sistemi koruyacak? Nasıl bir emeklilik sistemi olacak? Bu soruların yanıtı meçhul. Bu yaşlanan nüfusun yerini alacak olan genç nüfus oranı kaç olacak? Bugün yüzde 15,8 oran genç nüfus oranı gelecekte daha küçük olacak. Bu kesin. Niteliksel anlamda da genlerimizde sıkıntı var. Buna bir de evlenmeyen, maneviyatından uzak bir gençlik eklenirse vay halimize.

Nüfus oranını ve doğurganlığının sadece iş gücü ve niteliğe etkisi yok. Bunun siyasetten tutun ülkenin bütünlüğüne kadar çok ciddi etkileri olacak. AK Parti, CHP ve HPD ile MHP seçmeninin özelliklerini bir düşünün. Hangi kitle daha doğurgan? Hangi kitle aile değerlerine daha çok bağlı? Hangi partinin tabanı menfaatini tamamen bir kenara itip vatan için canını verir? Hangi kitle ve tabii ki hangi partinin müşterisinin doğurganlığının daha fazla olması ülkenin milli bütünlüğüne tehdit olabilir?  Bu soruların ucunun hepsi açık. Seçimi size bıraktım. Böyle çok detaylı konulara gebe olabilecek bir konunun sosyal medyada gırgır konusu olması, cehaletten başka hiçbir şey değil. Evet, partisi ne olursa olsun. Düşüncesi ne olursa olsun. Tüm siyasi liderlerin Türkiye’deki doğurganlık oranını, evlilik yaşını, ülkenin gelecekteki nüfusunu nicelik ve niteliğini sorgulayacak. Ben Erdoğan’ın söylediklerini son derece ciddi buluyorum, dalga geçilmesi karşı konulması gereken bir konu değil. Aksine üstün çok ciddi çalışılması gereken bir sosyolojik konu bu. Üstüne çalışılıp toplumun bilgilendirilmesi ve toplumun bilinçlendirilmesi lazım. Bunu 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya da yaptı, Çin de yaptı. Tüm ülkelerin bu çalışmayı yapması lazım.

Anne ve babalar dikkat karneler geliyor

İstanbul Rumeli Üniversitesi Psikolojik Danışman Sevgi UMUÇ “Karne sonuçlarına gereğinden fazla anlam yüklemeniz hem size hem çocuklarınıza zarar verebilir” çağırısında bulundu. Karne alarak yarı yıl tatiline girecek olan çocukların ailelerine özel önerilerde bulunan Umuç’un önerileri ilgimi çekti. İşte anne ve babalara karne önerileri:

1-      Çocuğunuzun karnesiyle ilgili kendi duygu ve düşüncelerinizi yapıcı bir dil ve sakin bir üslupla onlarla paylaşın. Sizlerde oluşturduğu his çocuğunuzun üzerine düşünmesi ve harekete geçmesi için etkin bir faktör olabilir.

2-      Sadece başarılarında değil, başarısızlıklarında da onları seveceğinizi ve arkalarında olacağınızı hissettirin. Telafi etmek için birlikte neler yapabileceğinizi düşünün.

3-      Sadece kötü notlarını değil, iyi notlarını da mutlaka konuşun. Karnesindeki başarıları için onları tebrik edin, sevindiğinizi hissettirin.

4-      Olumsuz söz ve davranışlarda bulunmaktan kaçının, azarlamayın. Suçlayıcı ve yargılayıcı değil, empatik olmaya çalışın.

5-      Ebevyenlerin sıklıkla yaptıkları yanlışlardan biri de çocuklarını başkalarının çocuklarıyla kıyaslamaktır. Her çocuğun genetiği, kişilik yapısı ve çevre ortamı gereği tek ve özel olduğunu unutmayın, bu yanlışa düşmeyin.

6-      Tatili öğrencilerin yorgunluklarını atıp dinlenmesi, eğlenmesi, yeni döneme daha motive girmesi için bir fırsat olarak görebilirsiniz. Bu dönemi olabildiğince keyifli aktivitelerle geçirmesine, hobilerine zaman ayırmasına destek olabilirsiniz. Eksiklerini gidermesi için onu çok yormayacak bir ders çalışma planı hazırlaması için teşvik edin. Gerekirse okul rehber öğretmeninden destek isteyin.

Sadece usta bir oyuncu değil aynı zamanda usta bir müzisyen: Recep Aktuğ

Geçtiğimiz hafta uyandığımda her gün hemen hemen herkesin yaptığı gibi bende elime cep telefonumu aldım. Ne gerek varsa, telimi elime alıp kurcalamaya ve gelen iletilere filan baktım. Bir mesaj gördüm. Mesaj MSG’den gelmişti. MSG (Musiki Sahipleri Sahipleri Meslek Birliği) yolladığı mesajda Recep Aktuğ’un vefat ettiğini duyuruyordu. Sabahın getirdiği şapşallıkla bu mesaj beni aptallaştırdı. Recep Aktuğ’u tanıyordum, çok iyi bir müzik adamıydı. Müziğin nerdeyse her aşamasında yer almıştı.

Günün ilerleyen saatlerinde haber internet medyasına düştü. Tüm haber siteleri sözleşmişçesine aynı haberi yapmıştı. Daha doğrusu haberde aynı başlığı kullanmıştı: “Ünlü Oyuncu -  Usta Oyuncu Recep Aktuğ Vefat Etti”. Recep Aktuğ’un müzisyen kimliğini bilen biri olarak çok şaşırdım. “Ya” dedim, “bu adam evet oyuncuydu ama asıl işi müzisyenlikti nasıl oldu da öyle oldu” diye düşündüm.

Operada Sahne Aldı

Recep Aktuğ ile birkaç röportaj yapmıştım. Epey dertleşme imkanımız da olmuştu. Aktuğ’un müzik kariyeri 1973 yılında “Gelenek” adlı müzik grubuyla başlamıştı. Bir dönemin efsane vokal grubu Kısa Dalga Vokal Grubunu kurdu. 1976 yılında kurduğu bu grup Türkiye’nin ilk vokal eşlik gruplarından biriydi. Ayten Alpman ile sahne alarak başlayan Kısa Dalga Vokal Grubu ile yüzlerce kez sahneye çıktı. Daha sonra solo kariyerine başladı. 1983 yılında Türkiye’nin en çok tartışılan Eurovision Şarkısı “Opera”nın vokal grubunda Çetin Alp ile beraber Türkiye’yi temsil etti. O meşhur sıfır çektiğimiz yarışmada o da vardı.

Recep Aktuğ, benle bir röportajında müziğe başlangıcını şu sözlerle dile getirmişti: “İstanbul’u kazanıp ‘Siyasal Bilgiler’de okumaya geldiğimde hayatımı kazanmak için müziğe biraz ara verdim. Bir şirkette reklam işleri yaparken Baha Boduroğlu ile olan işlerimiz vardı, o beni Şat Yapım’ın organizasyon bölümüne aldı. İlk işimiz böyle oldu. Antalya Festivali’nin ilk dönemlerinde turne yaptık, organizasyon sorumlusuydum. Aynı ekiple ‘disko fasıl’ furyasını başlattık.”

Doksanlı yıllarda yayınladığı albümü hakkında “İlk 45’lik çıktığında askere gittim, dolayısıyla bunun tanıtımı olmadı ama liste başı olarak kaldı. Askerden döndükten sonra Osman İşmen ile görüştük ve birlikte bir kaset hazırladık. Bu benim için önemliydi, çünkü albüm mantığıyla yapılan bir şeydi. Fakat albümü bekletmek zorunda kaldık çünkü Körfez Savaşı başlamıştı. Bir süre sonra çok sıkıldım ve “ne olursa olsun bu albümü çıkaracağım” dedim. Benden sonra herkes bir albüm çıkartmaya başladı, o zaman benim tanıtımım yoktu bu yüzden benim albüm arkalarda kaldı.” diyen Recep Aktuğ, müzik dünyasındaki ikinci baharını iki binli yıllarda yaşadı. 

2009 yılında Esen Müzik’le ciddi bir çalışmaya imza attı ve tamamı chanson tadında şarkılardan oluşan “Alışma Bana” adlı albümü yayınladı. Müthiş bir albümdü. Romantik eserlerin ön planda olduğu albümün tüm şarkılarına stüdyo ortamında klipler çekti. Bu klipleri  “Alışma Bana” adlı DVD’de yayınladı. Bu çok güzel bir ilk oldu müzik tarihinde.

2011 yılında “Siyah Gül” adlı albümünü, 2014 yılında “Yaşamak” ve 2017 yılında “Dört” adlı albümlerini yayınladı. Hepsi de dört dörtlük albümlerdi. Romantik müziğin ön planda olduğu bazı şarkılarda otantik ezgilerinde kullanıldığı bir albüm seriisi olmuştu. Esen Müzik ile muhteşem bir üretim yapmıştı Recep Aktuğ. Bu albümler öyle ahım şahım satmadı, müzikten anlayanlar bu şarkıları dinledi ve çok beğendi. Öyle radyoların  çok çaldığı şarkılar filanda olmadı. Bu dönem Recep Aktuğ’un oyunculuğu da biraz ön plana çıktığı için albümleri genelde oyunculuğunun yanında anıldı, ama onun kalbi hep müzikle attı.

Nankör Ünlüler Neredesiniz?

Gazetelerin hiçbirinde Recep Aktuğ’un bu yönü konuşulmadı bile. Kırk yılı aşkın bir süre müzik yapan bu usta müzisyene iki dizi ve bir sinema filminde yakaladığı başarıdan dolayı “oyunu” dendi. “Aşk-ı Memnun” dizisinin Hilmi’si olarak çok başarılıydı. Fetih 1453 filmindeki Bizans kralını da muhteşem canlandırmıştı. Yılların getirdiği deneyimi bu rollerde muhteşem bir biçimde sergilemişti. Ama ben yine de onun müzisyen kimliğinin unutulmasına ve ona sadece “oyuncu” denmesine biraz içerlendim. Bunu düşünürken cenazesine “Aşk-ı Memnu”nun baş rol oyuncularının cenazesine gitmediğinin haberini de okudum ve daha da üzüldüm.  Dizide Recep Aktuğ ile beraber onlarca sahneye imza atan Beren Saat ve Nebahat Çehre’nin cenazeye gitmemesine şaşırdım. Hadi Beren Saat, sosyete, Kenan Doğulu ile sosyete evliliği yaşıyor, ona şaşırmam ama feleğin çemberinden geçene Nebahat Çehre’ye ne oluyor? Nebahat Hanım sen neden cenazeye gitmedin?

65 yaşında bana göre çok erken bir yaşta hayatını kaybeden Recep Aktuğ’un cenazesine yine aynı dizide rol alan Kıvanç Tatlıtuğ’un gittiğini gördüm. Helal olsun çocuğa. Şu yeni nesil oyunculardan sadece Kıvanç Tatlıtuğ ve Serenay Sarıkaya’yı özel seviyorum ve her defasında onlara olan sevgimin hayal kırıklığı yaşamadığına tanıklık edip mutlu oluyorum.

Recep Aktuğ çok özel bir insandı. Erken gitti, chanson müziğinin kalan bir iki yorumcusundan biriydi. Romantik ve dramatik şarkılar seslendiriyordu. Özgür ve özel bir adamdı. Onu kaybettiğimize üzüldüm. Onu anarken şunu söylemek istiyorum: Recep Aktuğ evet, usta ve ünlü bir oyuncuydu ama onun asıl işi müzisyenlikti. Biraz araştırın, biraz bilerek yazın, konuşun. Popülist söylemlerle insanların yargılamayın, eksik bilgiler vermeyin. Dahası popüler kültürün köpekleri olduk hepimiz, biraz kendimiz gelelim. Tasmasını boynumuza takan popüler kültürün tasmasından kurtulmaya çalışalım artık.

Recep Aktuğ’un Bu Şarkılarını Mutlaka Dinleyin:

·         Alışma Bana

·         Sen Benim Her şeyimdin

·         Hani

·         Son Perde

·         Bir Bilsen

·         Yalnızım

·         Nerelerdeydin

·         Ne Dilersen

·         Sönmeyen bir şey var

·         Bıraktı Gitti

Tatavla Son Durak

İstanbul’un en eski semtlerinden biri olan eski adıyla Tatavla şimdi ki adıyla Kurtuluş’ta son durak olarak adlandıran bölgede yer alan Kurtuluş Rum İlkokulunda çok güzel bir etkinlik başladı. 1886 yılında inşa edilen bu okulda küratör Kani Kaya’nın organizatörlüğünde düzenlenen “Tatavla Son Durak” adlı sergi açıldı. Üç katlı okul binasına yayılan serginin ilk katında heykeller ve seçilmiş özel çalışmalar, orta katında yeni nesil ressamların eserleri üst katında ise Adnan Çoker, Devrim Erbil, Ödemir Altan, Tülin Onat gibi ustaların eserleri yer alıyor.  Sergi 27 Ocak’a kadar açık. Bu sergi Türkiye’nin en eski okul binalarından birinde olması ayrı bir heyecan. Hem sanat adına hem de binlerce mezunu olan 124 yıllık bir okul binasını incelemek adına müthiş bir fırsat.