​ELMALILI H. YAZIR'DAN BUGÜNE DERSLER _FARASZADE
27 Ara 2017

Türk Sağının Düşünce Atlası kitabını yazarken sıkça zihnim kilitlenir ve bazen umutlarım tükenirdi. Türk Sağının bugünkü tıkanmışlığına geçmişten model alınabilecek bir düşünce ve insan arayışlarım hep sürmüştür. Bugün de tartışmalar medrese, darülfünun, üniversite, ilahiyat, imam hatip, tekke arasında uzayıp gitmektedir. Öyle ki geniş bir muhafazakar kesim, İmam Hatipleri yeterli bulmayarak, bugün edep ve ilim öncelikli, medreselerin yeniden ihyasına ilişkin çalışmaları da başlatmışlardır.

Bu düşünce sistematiği içinde, başka temel ayrışma noktaları da, felsefe, kelam, fıkıh, tasavvufun ve İslam öncesi kadim uygarlıklıları anlamanın gerekliliğinin olup olmaması üzerinedir.

Profan (Laik) dünya ise bu tartışmalardan ziyade, sonuçlarının üzerindeki bazı belirsizlikleri kaygı ile izlemektedir. Yani bu süreç yeni bir selefi radikalizmin mi potansiyeli olacak, yoksa İslam’ın “modernite”ye alternatif yeni bir medeniyet koşusuna başlangıç mı tesis edecektir sorusu genelde zihinlerdedir.

Dün olduğu gibi, bugünde yukarıda saydığımız disiplinleri bir arada sentezleyebilen çok az düşünüre rastlayabiliyorsunuz. Batı eğitim kurumlarında eğitim alan Tunuslu Hayrettin ve Said Halim Paşa gibi aydınların bu farklılıkları bir arada değerlendirmesi anlaşılabilirdir. Ancak İsmail Hakkı İzmirli ve Elmalı Hamdi gibi aydınların medrese-klasik geleneğinden gelip, tüm bu farklılıkları ergitmeye yönelik takdire şayan çaba ve çalışmaları ilgi çekicidir.

Özellikle Elmalılı Hamdi Yazır’ın Osmanlı ve Cumhuriyet süreklilik ilişkisi açısından ülkemiz aydınları tarafından anlaşılmasına ihtiyaç vardır.

Elmalılı’nın burada 4 özelliği hepimiz için dikkat çekicidir.

• Şeyhülislamlık mektubin kalemindeyken Sultan II. Abdülhamit’in hal’inin fetvasında imzasının bulunması ve damat Ferit hükümetinde Vakıflar bakanlığını üstlenmesi.

• Cumhuriyetin ilanında Mütehassisin mektebinde mantık profesörüdür, İstanbul hükümetinde bakan olmasından dolayı idam ile yargılanır. Savunmasını kendisi yapar ve siyasi şaibelerden beri nezihi ilmi irfan olduğu anlaşıldığından beraat eder ve tekrar İstanbul’a döner.

• Medrese geleneğinden gelen birisi olarak, Batı felsefesinin anlaşılamadığı takdirde Kuran tefsiri yazılamayacağı düşüncesiyle, yeniden Fransızca öğrenir ve Paul Janet’in Felsefenin tarihi adlı eserini “Metalip ve Mezahip” yani “Felsefe ve İlahiyat” olarak açıklamalı çevirerek düşünce hayatımıza kazandırır.

• 1926 yılında Atatürk’ün de bilgisi dahilinde kendisine Kuran-ı Kerim’in tefsir çalışması görevi verilir. “Hak dini Kuran dili” çalışmasını 1938’de tamamlar. Atatürk son dönemlerinde, bu büyük alimin kendisi hakkındaki eleştirilerine de saygı göstererek, bu tefsiri onaylar ve Diyanetçe yayınlanması sağlanır.

Elmalılı geleneksel eğilimin aksine felsefeyi, tasavvufu (pratiğinin var olduğu söylenir), fıkhı, kelamı bir arada sentezlerdi. Felsefeye hikmet derdi, pratik bilgeliği ameli hikmeti önemserdi. Allah tarafından bildirilen kesin bilgiye “Vahiy” bunun taşınmasına da “Nübüvet” ( Peygamberlik kurumu) derdi. Batı felsefesinin en önemli eksiğinin içeriğinde vahiy ve nübüvvet sorunsallarının tartışılmaması ve bulunmamasıdır diye düşünürdü.

Yazır’a göre, Allah sadece mutlak ilim, irade, kudret sahibi, yapan yıkan bir otorite değil, ama aynı zamanda ‘Alem’ ve ‘İnsan’ arasında ahlaki ilişkide bulunan bir ‘Zat’ olmaktadır. Yazır gerçek filozofları bilge kişiler olarak tanımlıyor ve şöyle devam ediyor “İlimler sonradan çıkmış değil keşfedilmişlerdir, bu anlamda Din felsefesi yapmak da, yeni bir din koymak değildir. Hak dini bulmak, tanımak demektir”

Üstat bugünlerde pek konuşmak istemediğimiz ‘Vicdan’ ve ‘Akıl’ meselelerini de sıkça gündeme getirir. Vicdan’ın Akıl’dan nasıl daha kısa yöntemle Allah’ı bulabileceğini anlatır. İnsani bilginin (kelam) Allah’ın öğretmesiyle başladığını kararlılıkla vurgular.

Milletlerin vicdan ile ilişkisini tanımladığı şu ifade manidardır;

“Her milletin genişleme yeteneği o vicdanının kapsam ve evrensellik derecesi ile orantılıdır.”

Fransızların bilimsel kitaplarını sık okumasına karşın, Anglo-Saksonların (İngilizlerin) metodolojik yaklaşımlarını daha üstün bulur. İslam ümmetinin Peygamberinden önceki kadim medeniyetleri sahiplenmemesini büyük eksiklik olarak görür. Avrupa içinde erimek delalet, içimizde Avrupa’yı eritmek vecibedir der.

Türk sağ düşüncesinde sıkça sorguladığımız metodoloji sorununa bir başka açıdan yaklaşır ;

“ İlimde ve felsefede asıl iş farklı ve çeşitli bilgileri yığmak değil, o bilgiler arasındaki ilişkileri düzenleyerek mutlak bir senteze varmak demektir”,” İlim hayata feyzini özel bir metot ile, Din ise seçkinleri ve avam halkı bir kapsayacak genel bir metot ile ulaştırır”

İslam dünyasında bir türlü anlaşılamayan “içtihat” veya “yenilenme” fikrine yaklaşımı yol göstericidir;

“Vahiy devri geçmiş, içtihat devri açılmıştır. İlimlerin akliliğini ve günümüzdeki etkinliğini göz ardı edip sadece nakli yönünü tespit ile uğraşmak, skolastik denilen taklit seviyesinde sayıp durmak demektir”, “zamanımızda mutlak müçtehit fertler değil, cemiyetler olmuştur”

Bugün tarihe baktığımızda çölde yaşayan kabilelerin din felsefesi olmadan, akıllarını ve vicdanlarını kullanmadan sadece yüzeysel nakil ile İslam’dan ne anladıklarını uygulamaları ile görebiliyoruz.

Elmalılı hocanın örnekleri anlatmakla pek bitmez. Günümüzün İslam dünyasına baktığımızda, kendi sorunlarını ayıklamaktan aciz, birbirine düşmüş, değerleri yozlaşmış ve tüm insanlık için söyleyecek pek sözü bulunmayan bir görüntü vermektedir.

Tarikat, medrese, cemaatler derken dünya gerçeklerine kapalı, yeni selefi radikalleşme veya batınileşme kaygıları M. K. Atatürk’ün aklına geldiği gibi çoğumuzun da aklına gelmektedir. Elmalı Hamdi Yazır gibi çok az sayıda alimin aklına, deneyimine ve vicdanına bugün o kadar çok ihtiyacımız var ki.