​EDEBİYATIN EKONOMİ POLİTİĞİ 1 – TARIK BUĞRA
11 Ağu 2017

Bu köşede belli aralıklarla ünlü ve önemli ediplerimizi tanıtmaya ve onların sanatını etkileyen ekonomi politiği de anlatmaya çalışacağım. Yaklaşan 2018 yılı Türk Edebiyatı’nın iki önemli isminden büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’nın 60’ıncı ölüm ve Türk nesrinin en önemli roman ve tiyatro yazarlarından Tarık Buğra’nın 100’üncü doğum yıldönümüdür. Bu yazıda size Tarık Buğra’nın bazı seçme romanlarından bir ekonomi politik analizi yapacağım. Tabiî, ben bir edebiyatçı değilim ama şahsen tanıma şerefine nail olduğum Tarık Buğra’yı bir iktisatçının gözüyle anlatacağım. Ne kadar sürç-ü lisan ettikse şimdiden affola…

Tarık Buğra, şan-şöhret, para-pul ve makam-mevki meraklısı bir insan değildi. Bu yüzden siyasi ve ekonomik konjonktürün yükselen ama geçici değerlerine uyum sağlama çabasına girmedi. Aksine, kendisinin bakış açısı ile daha kalıcı toplumsal değerlerin savunusuna yöneldi. Romanlarında ve tiyatro eserlerinde Türkiye’nin belli tarihi kesitlerinde Türk toplumu için kalıcı değerlerin kaynağını teşkil ettiğine inandığı Anadolu bilgeliği ve İslami hassasiyetleri temsil eden ideal ve prototip karakterler üzerinden hikayelerini kurguladı. Zaten kendisi de, zaman içinde bir o yandan bir bu yandan esen rüzgârlara göre yön değiştiren bir insan olmadığı için, roman kahramanları da tıpkı kendisi gibi idealist karakterler oldu. 

Osmancık’ta Şeyh Edebali’den el alan ve ona damat olan deli fişek bir göçebe Türkmen beyzadesinin zaman içinde Türk Töresi ve İslâm ahlâkı ile yoğrularak bir imparatorluğun banisi haline gelmesi sürecini, bu süreçteki gelişimini anlatırken, aynı zamanda, Osmancık’ın idealize karakteri çevresinde de Türk milletinin gelişim sürecini de anlatmıştır. Göçebe ekonomi politiğinden yerleşik bir Türk Krallığı’nın iktisadi ve siyasi alt yapısına dönüşüm sürecini de çok güzel tasvir etmiştir. Roman Bursa’nın fethini ölüm döşeğinde bekleyen Osman Gazi sahnesi ile sonlanırken, aslında, Türklerin de bir cihan devletinin ve o devletin emperyal kültürünün tohumlarını atmasını anlatır. 

Küçük Ağa romanı ilk Kuvva-yı Milliye hareketlerinin gelişmeye başladığı Batı cephesinde İstanbul hükümeti yanlısı bir müftünün, zaman içinde dönüşerek bir çete reisi olmasını, sarhoş serserilerden (Çolak Salih) eşkıyalara kadar (Demirci Mehmet Efe) çeşitli insanı bir araya getirerek düşmana karşı vatan müdafaasına geçişini anlatır. Kurtuluş Savaşı’nın bu ilk safhasında, esas karakterlerinin milli ve İslami bir ideale doğru gelişimini ve Kuvva-yi Milliye ruhunun özünü çok iyi anlatır.

Tarık Buğra Dönemeçte adlı eserinde, çok partili hayata geçişte küçük bir Anadolu kasabasında Demokrat Parti’nin kuruluşunu, onun millet vicdanında yarattığı etkileri ve toplumun halet-i ruhiyesini, yine zaman içinde milli hassasiyetlere doğru ilerleyen bir kişisel gelişim gösteren karakterlerin bireysel maceraları üzerinden anlatır. 

Bugün Türk sağının kültürel açıdan içine girdiği durgunluk sürecinin en önemli sebeplerinden birisi gerçek Türk burjuvasının oluşmamasından kaynaklanır. İki dünyayı da (hem Batı hem de Doğu) bilen Tarık Buğra gibi bilge adamlar yerine iki dünyadan da bihaber vasat insanlar; kendi değerlerini ve davasını ikbal uğruna bırakmayan Tarık Buğra gibi idealistler yerine her rüzgâra uyum gösteren oportünistler hep şehirli olmamaktan kaynaklanan sorunların yarattığı olgulardır. Medeni toplumların elitleri (zengin ve görgüsüzler değil, eski lisanla havass yeni lisanla seçkinler zümresinden olanlar) o toplumun sağ siyasetini oluşturur. Bu elitler toplumun temel değerlerini temsil ederler ve muhafaza etmeye çalışırlar. Bizde maalesef Türk sağı bir elin parmaklarını geçmeyen elite sahiptir. Bu yüzden Türk toplumunun iktisadi ve siyasi hayatının normalleşmesi için ve yeni çağa uygun milli köklere dayalı bir estetiğin oluşması için bize bir çok Tarık Buğra’lar lazımdır. 

Genç nesillerimizin Tarık Buğra gibi idealist ediplerimizi tanıması ve onlar gibi ideallerine, davasına bağlı insanlar olması dileğiyle… Tarık Amca’ya Allah gani gani rahmet etsin, mekânı cennet olsun.  

KISA BİR NOT: BAŞKA BİR ZÂT-I NÂMUHTEREM

Tarık Buğra’yı, Yahya Kemal Beyatlı’yı, Cemil Meriç’i, Necip Fazıl Kısakürek’i, Erol Güngör’ü, Cahit Zarifoğlu’nu, Sezai Karakoç’u, Sabri Ülgener’i, Cinuçen Tanrıkorur’u ve benzeri büyük sanatçı ve aydınları gözlerinizin önüne getirin. Bunlar ne konuştuklarını bilen, Türkçeyi doğru ve zarif bir şekilde konuşan, hem Doğu’ya hem de Batı’ya hakim Türk Sağı’nın yıldızlarıydı. Şimdi ise piyasada meramını anlatmaktan aciz ve bizatihi savunduğu insanlara ve siyasi harekete zarar veren adamlar bulunmaktadır. Bunların hatalarını ve sözlerindeki vahameti vurguluyorum ve vurgulamaya da devam edeceğim. Ama bir de Türk Solu var ki, buradaki durum dehşet vericidir. Profesör unvanlı eski bir belediye reisi, şimdi ise Anamuhalefet Partisi milletvekili olan bir başka zât-ı nâmuhterem (saygı duyulamayacak kişi) ancak bir vatansızdan beklenen sözler söylemiş: “Devlet 250 kişinin katili… Böyle darbe mi olur… Darbelerin nasıl yapılacağını ben bilirim, benim babam da askerdi…”, vs. Bu adamın partiden kovulması gerekir, daha sonra da “anayasal düzeni yıkmak isteyen” eşkıya ve teröristlere destek vermek ve devletin ve vatanın birliğine karşı psikolojik savaşa destek olmak suçlarından hakkında soruşturma açılmalıdır. Bilinsin ki, bu vatan ve millet sahipsiz değildir.