​ECDADIMIZ MİRASI ÇEŞMELER, SEBİLLER VE HAVAALANLARIMIZDAKİ YOKLUKLARI
12 Ağu 2017

Son yirmi yılda, Avrupa’nın pek çok havayolu şirketi iflas ederken Türk Havayollarının ayakta alkışlanacak inanılmaz başarısı ve onun etmen olduğu olumlu gelişmeleri göğsümüz kabararak takip ediyoruz.

Bunu 1990’larda bir daha binmemeye yemin etmiş biri olarak söylüyorum. O yıllarda, THY öyle kötüydü ve ben küçük çocuklarımla uluslararası seyahatlerimde (hem de Avrupa’nın göbeğinde) öylesine mağdur olmuştum ki hiçbir kuvvet beni bir daha o uçaklara bindiremezdi.

Yeni havalimanı bu şekilde inşa ediliyor. Yeşilköy havalimanı bu sayede yenilendi ve dünya standartlarının üzerinde hem güzel, hem çağdaş hem de gayet fonksiyonel olarak her gün binlerce yolcuya hizmet veriyor. Dile kolay, günde yüzlerce uçağı indirip kaldırmak, binlerce insanı gidecekleri yerlere sorunsuz yönlendirmek ancak iyi bir planlama ve yürütme ile mümkün olabilir.

Bu yapıyı planlayan ve kullanıma dair her türlü detayı düşünmek zorunda olan mimarlara, mühendislere, proje yöneticilerine ve dahi havaalanını idare edenlere, kısacası emeği geçen herkese içtenlikle teşekkür etmek gerek.

Ancak, bir konuyu, hem de çok önemli bir konu atlanmış ve maalesef hala devam ediyor!

Bir düşününüz, Abuja’dan, Bamako’dan, Çennay’dan, Kabil’den, Kilimanjaro’dan, Maheburg’dan, Niamey’den, Punom Pen’den... yapacağınız yolculuk için Türk Hava Yollarını seçtiniz. Havaalanında işlemlerinizi tamamladınız, bagajınızı teslim ettiniz. Belki de kapalı alanlarda sigara içmenin hala yasak olmadığı bir bekleme salonunda beklediniz ve sağa sola düşecekmiş gibi sallanan körükten uçağa ulaştınız.

THY uçağına adım attığınız anda sizi tertemiz ve şık giyimleriyle gülümseyen uçak personeli karşıladı, ilk şokun etkisiyle koltuğunuzu bulmak üzere size yardım eden görevliler eşliğinde, Türk yaşam tarzını yansıtan içi tertemiz ve mis gibi kokan uçakta hafiften çalan ut ve kanun karışımı müzik eşliğinde yerinize oturdunuz. Sükûnet ve ferahlık uçma korkunuzu yenmenize dahi sebep olabilir. Uçak kalktıktan bir süre sonra yiyecek içecek servisi başladı ve fark ettiniz ki işinin ehli uçak personeli öyle adi plastik pakette ‘çakma’ sandviçler dağıtmıyor. Beş yıldızlı kalitede, ana yemeği, salatası, tatlısı, tuzlusuyla o kadar küçük tepsiye nasıl sığdırıldığı her daim merak uyandıran mükellef bir yemek veriliyor. Wow!

Uçtuğunuz, günlük dertlerinizi falan unutup yavaş yavaş yemeğinizi yemeye başlıyorsunuz ama sürprizler daha bitmedi. Hemen ardından gelen ekip sıcağından soğuğuna her türlü içeceği size aynı zarafette sunuyor, üstelik dilediniz kadar içebiliyorsunuz. Diğer havayollarındaki gibi bir şey istemeyesiniz diye somurtan yüzler yok.

Derken, yolculuğunuzun ikinci kısmına transfer için İstanbul’da havaalanına iniyorsunuz. Tertemiz körükten geçip, pırıl pırıl merdivenleri çıkıp 5, 7 belki de 10 saat bekleyeceğiniz alana adım atıyorsunuz. Binlerce kişinin kullanmasına rağmen hala ter temiz tutulabilen tuvaletler, koridorlar, koltuklar, salonlar… Woww!

Ancak, bir detay var - saatlerce arasanız da havaalanında su içebileceğiniz tek bir sebil yok ortalıkta! Görevlilere kırık İngilizcenizle tuvaletteki musluğu gösterip ‘Drink water?’ diye sorsanız alacağınız yanıt ‘NO!’ olacaktır. Zaten günde yüzlerce kez aynı soruya muhatap kalan tuvalet görevlilerinin muhtemelen İngilizcede en iyi anladığı soru budur.

Cömertliği, temizliği, güler yüzü ile sizi bu geleneğin payitahtı İstanbul’a kadar getiren kültürün, “Va ca’alna min el ma’i kulli şey’in hayy’in… – Ve her canlı şeyi sudan kıldık…” Enbiya Suresi ayeti kerimesinin çocuklarının, yüzyıllar boyunca her mahalle ve köye çeşmeler inşa etmiş, vakıflar dahi kurup sebillerinde bedava su dağıtmış ve zengin fakir herkesin suya mutlak erişimini temin etmiş, üstelik 1830’larda bu işleri resmen Umur-i Nafia Nezareti / Yararlı İşler Bakanlığı nezdinde sürdürmüş ecdadın torunları olduğuna inanamazsınız.

Görevlilerin işaret parmağının ucunu takip edip gideceğiniz büfede kendinizin içeceği, bebeğinizin mamasını hazırlayacağınız, küçük çocuğunuzun ve/veya dedenizin, ninenizin susuzluğunu gidereceğiniz küçük bir şişe suyu fahiş fiyatla satmak için bekleyen elemanlarla karşılaşacaksınız. Yerel paranız burada geçmeyecek elbet! Hemen kibarca metal paranızın kabul görmeyeceği için banknotunuzu bozdurtmak zorunda bırakılacağınız döviz bürosuna yönlendirileceksiniz ve elinizdeki para piyasa fiyatının altında alınacak. Banknotu bozdurdunuz, suyu aldınız, sekiz saat o suyla idare ettiniz ve gitme vakti geldi; bir daha gelme şansınız olmayan bir ülkenin elinizde kalan liralarını ne yapacaksınız? Yine döviz bürosuna değerini altında vereceksiniz ve bozuklukları hatıra olarak yanınıza alıp aleme ibret taşıyacaksınız.

Bir tek çeşme, bir tek sebil bulamayacak ve hayretler içinde kalacaksınız.

İstanbullu olmanız, Türkçe konuşuyor olmanız, cebinizde TL olması da sizi bu anlattığımdan kurtaramayacak. Bebeğiniz kucağınızda bir yerlere gitmek için havalimanına geldiğinizde, elinizdeki su güvenlik nedeniyle içeri sokulmayacak ve başka herhangi bir dilde karşılığı olmayan “Su gibi aziz ol!” atasözünün evlatları olmanız işe yaramayacak ve yine fahiş fiyata o suyu almak zorunda kalacaksınız.

İyi uçuşlar!