Kizilay_Sol160x600Ekim


"DİNÎ GÖRÜNÜMLÜ" GRUPLARI ANLAMA KILAVUZU – MADDE 7

Dr. Can CEYLAN 27 Eyl 2020

Bu Selefî hastalık, maalesef bizim kültürümüzde küçümsenmeyecek yansımalara sâhiptir.

Gece üstü açık yatıp sabah kalkınca kendini mürşid falan zanneden uyduruk şeyhlerden birinin sapıklığının kamuoyuna yansıtılmasıyla alevlendirilen tarîkat ve cemaat konusu daha çok su götüreceğe benziyor. İşin içine, sünnî İslâm’ın baş belâsı ve Osmanlı’nın yıkılışını hazırlayan Selefî akımların güncel ve gizli yapılanmaları girince, mesele güvenlik ve istihbarat açısından başka bir boyut kazandı. Özellikle belirtmek gerekir ki, bu baş belâsı Selefî akımların en büyük özelliği, düşünmek, akletmek ve Hanefî-Mâturûdî gelenekte “rey” kavramıyla karşılık bulan akıl kavramlarına olumsuz tavır almak ve düşünmeyi âdeta şirk kadar büyük bir günah gibi görmektir.

Bu Selefî hastalık, maalesef bizim kültürümüzde küçümsenmeyecek yansımalara sâhiptir. “Arpacık kumrusu gibi düşünmek”, “icat çıkarmak”, “eski köye yeni âdet getirmek”, “düşün taşın yoktur işin”, “bana akıl verme, para ver”, “aklına turp sıkayım” gibi deyim ve tâbirlerimiz düşünmeye olumsuz bakarken, bireysel düşünmenin ötesinde fikri bereketlendiren iştişâreye de ket vuran anlayışın dilimizde yansımaları vardır: “Senden mi öğreneceğim?”, “Çok biliyorsan sen yap”. Ama nedense dînen mesul ve reşid olmanın birinci şartının “akıl baliğ” olmak olduğu unutulur. “Aklınla bin yaşa”, “aklına yatmak”, “akıl kârı” gibi aklı ve düşünmeyi öven deyimler ise pek kullanılmamaya başladı.

Gelelim meselenin, yâni düşünmenin dinî görünümlü gruplarla olan bağlantısına. Çok bilinen bir isme atfedilen ama kaynak gösterilemeyen şu söz beni hep rahatsız etmiştir: “Akıl seni kapıya kadar getirir, içeri girmek için aşk ve gönül gerekir.” Hz. Mevlânâ’ya âit olduğu iddia edilen ama Hz. Mevlânâ’nın eserleri elimizde mevcut olduğu hâlde kaynak gösterilemeyen bu söz, maalesef dini akıldan uzaklaştırmak ve özellikle tasavvufu akılla bağlantısı olmayan bir sistem olarak göstermek isteyenlerin kullandığı bir sözdür.

“Dinî görünümlü gruplar” ifâdesinin kapsamı geniş olduğu ve bu kapsamın içine “sosyetik sufiler” de girdiği için, bu yazının konusu olan madde, dinî görünümlü gruplar açısından en geniş kapsama sâhiptir.

Hikmetinden sual olunmalı

Sosyal medyada “bilim-din tokuşturması”, akıl ve his üzerinden yapılıp en derin kamplaştırmanın temelinden sonra üst katları hızla çıkılmaktadır. Güncel hayâtın kargaşasından kaçmak isteyenlerin “tasavvuf”, “sufi”, “spiritüel”, “yoga” gibi kavramları tabela yapan mahfillere yönelmesi hız kazanmıştır. Ancak bu yönelmenin her zaman derde deva olduğunu söylemek pek kolay değil. Hatta geçen hafta on sekiz yaşındaki bir gencin intihar etmesi ve ardında “bir ev ve araba için hayâtımı mahvetmek istemiyorum” diye bir not bırakması durumunda vahametini göstermektedir.

Aklını kullanma konusunda becerisini eğitim sistemi ve diğer etkenler sebebiyle kaybettikten/kaybettirildikten sonra, karşılaşılan sorunları çözmek için ilk başvurulan akıl, “cevap vermeyince”, fiziksel veya ruhsal intihar kaçınılmaz oluyor. Kendi aklı yetmediği zaman başkasına sorma, fikir alma, istişâre etme alışkanlığı olmadığında, ilk seçenek olan “hikmetinden sual olunmaz” şıkkını seçmek, maalesef kişiyi kurtarmıyor.

Dinî görünümlü gruplarda, fikrine başvurulan kişilerin “bilmiyorum” deme olgunluğu olmadığı için, “ben bilmiyorsam bilinmiyordur” demenin başka şekli olan “hikmetinden sual etmeme” telkini, aklı arka plâna ittiği gibi diğer bir kurtarıcı olan gönlü de köreltmektedir.

Akıl yoksa iman da yok

Nedense dinî mesuliyet için akıl baliğ olma şartı aranırken, dinî görünümlü gruplarda aklı kullanmak âdeta bir isyan, bir itaatsizlik ve hatta bir şirk olarak görülmektedir. Buna delil olarak da şeytanın aklını kullandığı için Hz. Âdem’e secde etme emrine uymaması gösterilir. Oysa bu örnekteki akıl, Aydınlanma felsefesinin kutsallaştırdığı rasyonel akıl iken, reşid olmak için gerekli olan akıl kalbî ve Akl-ı küll ile bağlantılı olan akıldır.

Bir kesim “Bize Kur’ân-ı Kerim” yeter deyip başka kaynakları yok farzederken, başka bir kesimin doğadaki her olayın bir âyette karşılığı ve işâreti olduğuna inandığı ortamda, nedense Kur’ân-ı Kerim’de en çok emredilen fiil olan akletme, görmezden gelinmektedir. Düşünmeyi sâdece bilimsel açıdan kullanma çıkmazına giren diğer kesim ise, aklı, heykeli dikilip kendisi yanlış anlaşılan bir kahraman gibi istismar etmektedir.

Akıl-gönül birliği

Ünlü fizikçi Albert Einstein’e atfedilen “Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır” sözü, sahih tasavvuf geleneğimizde “akıl-gönül birliği” olarak ifâde edilir. Ancak dinî görünümlü gruplarda, bu gruplarla ilk temas eden kişiyi etkisi altına alan “çekim gücü”nün sebep olduğu belirsizlik, var olan ve o grubun “varlık sebebi” olan ön yargıyı desteklemektedir. Seneler önce askerlik görevini yapmak için birliğine teslim olan askerlere nizâmiye kapısında söylenen “mantık dışarıda kaldı” sözü, dinî görünümlü gruplarda açık açık söylenmese de, dolaylı olarak hissettirilmektedir.

Beş duyu ile çalışan akıl ile beş duyunun ötesinde bir algı yeteneğine sâhip olan gönlün bağlantılı olmasının gerekliliği Kur’ân’-ı Kerim’de “Gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı” (Necm Sûresi, 53/11) âyeti ile vurgulanırken, bu gruplarda akıl devre dışı bırakılmaya çalışılmaktadır.

Kişi, günlük hayatta yaşadığı ve beş duyusu ile mâruz kaldığı yanlışlıklara ve sorunlara cevap bulmak için girdiği arayışta rast geldiği gruplarda aldığı telkinlerin en bâriz özelliği, kendini bu aklî gerçeklikten soyutlamasıdır. Bu telkin, belki kafa dinlemek için bir kenara çekilip farklı bir şeyle uğraşırken işe yarayabilir. Ama “bu kapıdan girince” yaşananlar, aynı kapıdan çıkınca işe yaramıyorsa – ki genellikle yaramamaktadır – bu grupların kişiye vereceği tek şey hayâl kırıklığıdır. Kısa vâdede, yüksek dozlu bir ağrı kesici gibi, sorun giderilmiş gibi hissedilse de, kişi kendi ayakları üzerinde durmak yerine, sâdece “o kapıdan girince” ayağa kalkabilme gibi sahte bir mutluluk ve çözüm hissetmektedir.

Reşitlikten geri dönüş

Aklı kullanmayı engelleyen, düşünmeyi hor gören ve böylece kişinin kendi idrâkini felç eden yaklaşımlar, fizîken ergen ve aklen reşit olan kişilerin tekâmül sürecini tersine çevirip ergenlik ve reşitlik öncesinde seviyeye getirebilir. Ama bu, iman açısından kişiyi mesul ve sorumlu olmaktan kurtarmaz. Klinik vaka seviyesinde bir akıl tutulması yaşayanların sayısı hiç de azımsanmayacak seviyededir. Akıllarını emânet ettikleri kişi veya grupların, şeytânî bir rasyonellik tuzağına düşmeleri çok görülen vakadır. Bunun en alt seviyesi lüks hayat düşkünlüğü ve cinsel sapkınlık iken, en üst seviyesi vatan hâinliğine olarak gözükebilir.

Mânevî intihar

Durkheim, İntihar isimli başvuru eserinde intiharın gelişmişlik ve ekonomik zenginlikle doğru orantılı olduğunu vurgulamaktadır. Ancak Durkheim’ın bu tezini daha ileri götürüp, mânevî intiharın aklı kullanmamak ile doğru orantılı olduğu iddia edilebilir. İster fizîken, ister mânevî ve ruhsal açıdan olsun intihar, kişinin imânındaki son turtunun da yok olması anlamına gelmektedir.

Bu gruplar, psikiyatr ve psikolog olmadan psikolojik tedâvî yapmaya kalkan “çok bilmişler” gibi, kendi mânevî gelişimlerini tamamlayamadıkları için “oldum” zannedip başkalarına zarar vermektedir. Üç-beş ışıltılı kelime, bir-iki “kaldırım mollası tavrı” ile yarattıkları kisveyi kullanıp etrâflarına adam toplayanlar, büründükleri “dinî görünüm” ile orta vâdede tâkipçilerine, uzun vâdede kendilerine imânî bir zarar verdikleri göremeyecek kadar aklî melekelerini kaybetmiş kişilerdir.