CEM YILMAZ NEDEN ARTIK GÜLDÜRMÜYOR?

Ekin GÜN 27 Eki 2019

Bu yazı için seküler kesime ne kadar teşekkür etsem az. Beni büyük bir dertten kurtardıklarını söyleyebilirim. Zira lise yıllarımdan bu yana tüm arkadaşlarıma "Cem Yılmaz güldürmüyor" demenin zorluğunu yaşıyordum.

Bugün artık benzer cümleleri Cem Yılmaz’ın birçok konuda gişesinin müdavimlerini elde tutmak için susmak zorunda kaldığı kesim söylüyor.

İşin özü Cem Yılmaz hiçbir zaman iyi bir film yapamadı. Son filmi Karakomik Filmler’e de gitmedim, muhtemelen gitmeyi de düşünmüyorum. Zira iki perde de iki ayrı filmin bana göre bir esprisi yok. Olsa olsa en büyük espri güya sinemaya yeni bir soluk getirdiğiyle ilgili yapılabilir. Onun dışında Cem Yılmaz bugüne kadar Türkiye’de hep bir tekel olmanın ekmeğini yedi durdu, karşısına çıkabilecek doğru dürüst bir rakibi de olmayınca yoklukta iyi gitti.

Son olarak gişede çakılınca ve filmine dönük eleştiri yoğunluğu like sayısından fazla gelince “küçük adam’lı, büyük resim’li” tweetlerini ardı ardına sıraladı. Her türlü bahse girerim ki bu tweetleri bile eminim filminden daha komiktir. Ya gişede istediği bilançoyu alsaydı aynı demode tekrarları sıralayacak mıydı, hiç sanmıyorum. Çünkü oynadığı kesimin kendisine bir ömür boyu yeteceğini düşünüyordu. Aslında kızgınlığı da buradan geliyor, yine aynı kesimden ekmek yiyeceğini düşündüğü için direkt onlara olmasa da kendisini siyasal görüşünden dolayı eleştiren kesime yükleniyor. Anlayacağınız kaçak dövüşüyor, bir nevi kızım sana söylüyorum durumu.

Youtuber’lerin, TikTok, Netflix gibi uygulamaların olduğu bir dijital çağda kimsenin sinema biletine para verip Cem Yılmaz’la gülmesine ihtiyaç yok. Benim bile espri anlayışım o Youtuber’lerden farklı olsa da ben bile bazen onları izlerken kendimi gülerken buluyorum. Belki de Cem Yılmaz’ın anlamak istemediği o büyük resim kendisinin 2 saatlik filmindeki gülme ihtiyacını bu dijital çağın saniyeler içinde yakalaması. Hem de bunun için dev prodüksiyonlara gerek duymadan.

Elbette ülkede kutuplaşma belli bir noktaya ulaştıktan sonra sanatın icrasından konuyu başka yerlere taşımak hem Cem Yılmaz için hem de ondan kronik olarak nefret edenler açısından daha kullanışlı. Bir sinemanın, dizinin ya da müziğin kalitesi siyasal görüşle açıklanabilir oldu koskoca ülkede. Cem Yılmaz’a siyasal görüşünden dolayı son zamanlarda yapılan sistematik eleştirilere katılmasam da bu durumu Cem Yılmaz’ın kullanmadığını söylemek aptallık olur. Vasat zekâya sahip bir insan bile Yılmaz’ın bundan beslendiğini anlayabilir.

Oysa “sosyal medya milliyetçiliği” ne kadar içi boş bir durumsa Cem Yılmaz’ın bunu fırsat bilip Erdoğan’dan nefret eden kesimle tüm hayatını kolaylıkla sürdürebileceğine inanması da aynı derecede basitlik içeriyor. Cem Yılmaz’ın Barış Pınarı Harekâtı sebebiyle destek tweeti atmamasını itibar suikastine döndürmenin âlemi yok, Türkiye’nin yüzde yüz haklı olduğu bir harekât Cem Yılmaz’ın tweetine bağlı değil, vatanseverlikte bildiğim kadarıyla Twitter’la ölçülmüyor.

Ama ya Cem Yılmaz’ın yaptığına ne demeli? Gezi olaylarından bu yana ülkenin her bir kesiminde ağaç sevgisi affedersiniz ama adeta bir sidik yarışına dönüştü. Muhalif kesimin ağaç aşkı depreştikçe AK Parti cenahı onlara ağaçla cevap vermeye çalıştı (Çok merak eden muhalifler Ekrem İmamoğlu’nun ağaç vaatlerinin kaçıncı sırada olduğuna bakabilir). Cem Yılmaz da bu konularda hassasiyet göstererek kronik Erdoğan’dan nefret edenlere oynuyor her seferinde. Her ne kadar Erdoğan’a destek ülkenin yarısından biraz fazlaysa nefret eden sayısı da bundan biraz daha aşağıda. 45 yaşında veteran olmakla övünen Cem Yılmaz ömür boyu oynadığı bu kesimle hayatını devam ettirebilir ettirmesine ama artık tüketmeye meraklı o kesimde Cem Yılmaz’ı bir çırpıda harcamaya hazır. Zaten isyanı da buna.

Öyle ya bir işin içine girdiyseniz kaçak dövüşmeniz sizi karşı koyamayacağınız bir girdaba sürükler. Orada debelenir durursunuz. Bugün Cem Yılmaz’ın son filmini beğenmeyenler zaten onun siyasal düşüncesini amansız bir şekilde savunanlar. Peki neden Cem Yılmaz bunlara laf söylemek yerine olayı başka bir tarafa çekiyor? Başarısızlığını örtbas etmenin yolu bu kadar kolaysa demek ki tekel olması kendi becerisinden değil de iyi bir komedyenin karşısına çıkmamasından ötürü olabilir. Bunu anlamak istemeyenlere Nil Karaibrahimgil’den “Ben aptal mıyım” parçası iyi gider.

Yaklaşık dört aydır yazmıyorum. Temmuz ayında bedelli askerlik görevimi yerine getirirken orada yapılan esprilere bile Cem Yılmaz’ın esprilerinden daha fazla güldüğümü linç yemeyeceğime güvenerek söyleyebilirim artık. Çünkü bu ortamı bana açan seküler kesim oldu, ne diyelim, iyi ki varlar!

İsyaaaaaan! Arabamı çektiler

Etiler’de çok sevdiğim bir mekân var: Voi Central… Sık sık gidiyorum, Temmuz ayında askerden dönünce de soluğu orada aldım. Arabamı da köşe başında bir yere bırakmıştım.

Mekândan ayrılınca bir baktım ki arabam yok. O köşe başındaki sitenin güvenliğine sorunca durumu anladım. Oysa anlamak istemediğim benim arabamın olduğu yere başka bir aracın park etmiş olmasıydı.

Etiler Otoparkı’na arabamı almaya gittiğimde oradaki polis memurlarına bu adaletsiz durumu anlattım anlatmasına ama bu gibi adaletsizliklerin düzeleceğine inanmıyorum artık. Çekiciler denk gelirse çekiyorlar, denk gelmezse çekmiyorlar.

İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın başarılı çalışmalarını takip ediyorum. Bunun gibi adaletsiz uygulamaları da çözeceğine inancım tam.

Hayrettin Karaman’a bir soru

Yeni Şafak gazetesi yazarı Hayrettin Karaman kendi kendini aynı yazıda yalanlayan saçma bir makale yazmış, bir cümlesinde aynen şunu diyor: “Şimdi insanların kendi aralarında anlaşarak -ceza alanı hariç- birçok alanda ve ilişkide şeriat kurallarını uygulamalarına da engel yoktur.”

Ardından da Erdoğan’ın tüm kesimlerden oy almasına ihtiyacı olduğunu söyleyerek diyor ki: “İlk adımda Hz. Ömer devrini isteyenler eğer oy veriyorlarsa onların oyları, Erdoğan ve benzerlerini iktidara getirmeye de iktidarda tutmaya da yetmiyor.”

E peki Hayrettin Karaman, Erdoğan’ı iktidara tüm kesimler getirecek diyorsun ve bu kesimlerden oy almasına ihtiyacı olduğunu söylüyorsun, buna karşılık şeriat kurallarını tüm ülkeye dayatmak istemenin anlamı ne?

Herkes nasıl yaşamak istiyorsa başkasının özgürlüğünü kısıtlamadan o şekilde yaşasın, sana ne Hayrettin Hoca, sana ne?

Nobel almak için değer mi? 

Onu ilk “Kabuk Adam” adlı kitabını okuyunca tanımıştım. Çok güzel bir kitaptı, keza “Mucizevi Mandarin” adlı öykü kitabı da çok güzeldi.

Ama Aslı Erdoğan faşizmin batağına saplanarak öyle bir şey demiş ki artık onu eserleriyle değil, amansız faşistliğiyle hatırlayacağız bundan sonra.

Ne diyor Erdoğan: “Türklere okula başlar başlamaz Kürtlerden nefret edilmesi öğretiliyor”

Kendisinin mezun olduğu Robert Koleji ya da Boğaziçi Üniversitesi’nde böyle bir eğitim verdiler mi bilemeyeceğim ama benim okuduğum mütevazi okullarda ben böyle bir eğitim almadım.

Hatta ve hatta insanların ırkıyla, diniyle, mezhebiyle, rengiyle ilgili bir eğitim hiç almadım. Sağ olsun öğretmenlerim bana insanı insan olduğu için sevilmesi gerektiğini öğütlediler.

Ben o öğretmenlerimle gurur duyuyorum ama sana bakıyorum ve acıyorum, o kitapların hatırına bu yapılır mıydı diyorum…

Ve soruyorum, faşizmin kitabını yazmak için bu safsataları söylemek değeri artık beş para etmeyen kıçı kırık bir Nobel almak için değer mi?

İki mekân

Instagram hesabımı takip edenler bilirler, sık sık İstanbul’da farklı mekânları deniyorum, yediklerimi ve gittiğim yerleri paylaşıyorum.

Son zamanlarda iki mekânı çok seviyorum:

Voi Central: Ambiyansı harika. Her ne kadar oraya gittiğimde arabamın çekilmiş olduğu aklıma gelip diken üstünde oturmaya başlamış olsam da o ambiyansta Cold Brew içerken kitap okumak çok keyifli. Özellikle yazın.

Kavanoz: Arnavutköy’de bu tatlı mekânı birkaç ay önce keşfettim. Bu yazıyı da şu an orda yazıyorum. Mutlaka gidin ve harika brownie’lerini tadın, hatta sevdiklerinizle o güzelim kış bahçesinde koyu bir sohbetin dibine vurarak akşam yemeği yiyin.