CAN SIKINTISI

Acaba hangi ruh hali bireyi vahşice davranışlara sürüklüyor?

Eğitimli bir ailenin eğitimli genci. Meslek sahibi ve ekonomik sorunları yok. Medyaya yansıyanlardan öğrendiğimiz kadarıyla yalnız yaşayan genç, bir sabah sporunu yaptıktan sonra canının sıkıldığını düşünüyor ve birini öldürmeye karar veriyor. Karşı koyma imkânı olmayan bir insana arkadan samuray kılıcı ile saldırıyor. Ömrünün baharında genç bir kadın daha vahşi bir cinayetle canından ve sevenlerinden koparılıyor.

Vahşeti kınamak ve üzüntümüzü dile getirmek elbette gerekli ama yeterli değil. Giderek artan uyumsuz ve sapkın davranışların, doruklara çıkan vahşetin altındaki gerçek nedenleri bulmamız da yetmez, bunları çözüme kavuşturmamız gerekir. 

Acaba hangi ruh hali bireyi vahşice davranışlara sürüklüyor? Acaba neyi ihmal ediyoruz, neyi kaçırıyoruz, neyi eksik bırakıyoruz da insanlar hayatın hemen her alanında hızla bencillik, hırs, şiddet ve vahşet sarmalının kurbanı oluyor? Neden inancımız ve bilgimiz, bizi zararlı davranışlardan alıkoyamıyor  da zarar veren insanlar oluyoruz? İçeriden ve dışarıdan adeta kuşatılmış görüntüsü veren zihnimiz ve bedenimiz, neden sıkılıyor ve insan olmanın erdeminden giderek uzaklaşıyor? Vicdanımız ve merhametimiz neden köreliyor?

Bu sorulara yanıt bulamaz ve insanı şiddete götüren yolları kesmezsek vahşeti lanetleyen konuşmalardan öteye gidemeyiz.

BOYNU EĞİK DANELER

Genetik kişilik yapımızda her bireyde farklı düzeylerde olmak üzere iyilik ve kötülük eğilimleri birlikte vardır. Potansiyel halindeki bu temel eğilimlerin gelişme yönünü ilk eğitim süreci ve çevre ile etkileşim belirler. İyilik ve güzellik tarafı beslenen çocuğun bu yönleri gelişir. Anne-baba-çocuk etkileşiminin hüküm sürdüğü gelişim tarlasına iyilik, güzellik, merhamet gibi değerler ekilmişse bu tarlada gelişen ve değişen dünyaya uyum sağlayan, kendiyle ve çevresiyle barışık daneler yetişir. 

Eğitim, meslek ve toplumsal statü arayışlarının önde olduğu ve kanın delice aktığı gençlik döneminde özellikle sosyal etkileşim ve arkadaş çevresinde hak, adalet ve ahlak gibi değerlerin hâkim olması, ailede temelleri atılan bu değerlerin kökleşmesini sağlar. Bir ailenin kurulduğu, bir mesleğin icra edildiği ve toplumda bir rolün elde edildiği yetişkinlik döneminde kökleri derinlerde olan başkasına zarar vermeme inancı ve düşüncesinin kuvveti, aksi yöndeki eğilimleri defeder. 

Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz dünyada; anne-baba-çocuk  arasındaki yetersiz bağ, aile ortamındaki mana temellerinin atılmasını engelliyor. Gençlik dönemindeki ideallerin yönü değişmeye başlıyor. Zayıf kişilik, yetişkinlik çağında ise amaçsız ve her tarafa yönelebilen zayıf bir vicdana neden olabiliyor. Bunlar ise bireyi, her dönemde çeşitli duygusal bunalımlara götüren can sıkıntılarına neden olur. Amacı, inancı, bilgisi, ilgisi ve etkisinin yetersiz olduğunu düşünen kişinin önce canı sıkılır, durum devam ederse duygusal tepkiler verir ve nihayetinde uyum sorunları ile normalin dışına çıkan davranışlar sergilemeye  başlar.

Her insanın kendini gerçekleştirme ihtiyacı ve bu ihtiyaca ulaşmaya yönelik kuvvetli bir isteği vardır. Her birey, kendi meşrebi, bilgisi, ilgisi ve etkisi çerçevesinde dünyada bir iz bırakmak, bilinmek, hatırlanmak ister. İyilik ve güzellik gibi arzu edilen değerlerin hâkim olduğu kişilikler, başkalarına bir üretim yaparak, yaşatarak, aşka talip olarak bir iz bırakır, kendilerini gerçekleştirir ve bundan manevi tatmin sağlarlar. Bu, yoldaki bir taşı kenara koymaktan, dünya ölçüsünde insanlığa fayda sağlayan bir buluşa kadar geniş bir davranış düzlemini içerir. 

İyilik ve güzellikle yetişmeyen, mana değerleriyle nakşolmayan kişilikler de bilinmek, fark edilmek ve nihayet kendilerini gerçekleştirmek isterler. İnsan olmanın erdemini içselleştirememiş, mana değerlerini bilgiden davranışa geçirememiş bu zevat, kendini gerçekleştirme ve iz bırakma yolu olarak genellikle yıkıcılığa başvurur. 

YIKARAK KAHRAMAN OLANLAR

Böylece bir tarafta bilgi peşinde koşan, üreten, yaşatan, seven, yeryüzünde bulunma nedenini bilen, kendi hakikatinin peşinde koşan, madde ile mana dengesini sağlamış kişilikler. Ahlak, hak, adalet, edep, merhamet gibi değerleri, bilgi düzeyinden davranışa yansıtan, elinden ve dilinden kimsenin zarar görmediği kişilikler. Her zaman yapacakları bir işleri, düşünecekleri konuları olan kendileriyle ve hayatla barışık insanlar.

Diğer tarafta hakkı, hukuku, ahlakı, bilgi düzeyinde bilen ama bunları davranışlarına taşıyamayan kişilikler. Varlık, benlik, nefret, gurur, şehvet, şöhret ve haset gibi davranışların girdabında sürüklenen kişilikler. Yıkarak, tahrip ederek, öldürerek ayakta kalmayı hedefleyenler, kendini gerçekleştirmeyi, iz bırakmayı ve kahramanlığı yıkıcı olmakta arayanlar.

İnşa etmenin, yapıcı olmanın, yaşatmanın, emeğin ve fedakârlığın zorlu yolculuğu yerine tahrip etmenin kolay yolunu tercih ederek zayıf benliklerini psikolojik  yansıtma ve yüceltme yoluyla güçlü göstermeye çalışanların çoğalması, ülkemiz ve dünya için en tehlikeli, kuşatıcı sorunların başında algılanmalıdır. 

Unutulmamalıdır ki bütün dini inançlarda aktarıldığı üzere birbirini tamamlaması gereken iman ile amel gibi insana dair bilimsel söylemlerin vurguladığı ruh ile bedenin birbirini tamamlaması zayıfladıkça insan olmaktan uzaklaşıyoruz. Hayatı, maddi varlıklardan ibaret saymayan, koca evreni, içindekileri ve dışındakileri ile içselleştiren, tüm varlığı kucaklayan yaratıcıya emanet olan ve benliğini her şeyin üzerinde görmemeye alışan, alıştırılan bireyin, hem canı hem ruhu sıkılmaz.