TT_Ekim


BİZİM EN BÜYÜK KAYNAĞIMIZ NEDİR?

Son yıllarda her 30 Ağustos'ta sosyal medya üzerinde bir gerginlik sezinliyorum.

“Bugün 30 Ağustos… Hepinizin Zafer Bayramı kutlu olsun. Vatanımızı vatan yapan beraber katlandığımız zorluklar, beraber çektiğimiz çileler ve birlik ve beraberliğimizin devamı için canını feda eden dedelerimizin hatıralarıdır. Allah bu Zafer Haftamızda bütün şehitlerimizi rahmetiyle kuşatsın.

Son yıllarda her 30 Ağustos’ta sosyal medya üzerinde bir gerginlik sezinliyorum. Bir kısım vatandaşlarımız sanki Türkler Milli mücadele sırasında gökten paraşütle Anadolu’ya inmişler gibi sadece Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni bu bayramla özdeşleştiriyorlar. Diğer bazı kimseler de sanki bu memlekette Kurtuluş Savaşı hiç olmamış gibi tarihteki başka bir savaşı öne çıkarıyor ve Kurtuluş Savaşı’nı küçümsüyorlar. Yahu, arkadaş ne oldu size? Ne içtiniz? Yoksa katır mı tepti sizi? Türk tarihindeki hepimizin iftihar vesilesi olan zaferlerimizi aranızda pay etmişsiniz, iktidara gelip kısa yoldan zengin olma amacıyla kendi ikbal hırsınıza tarihimizi ve aziz şehitlerimizi meze yapmışsınız… Her iki taraftan da, bunlar gibi adamlara sorsan milliyetçi olduklarını söyleyecekler bir de… Maalesef tarih şuuru olmayan milletlerde bu tür trajikomik tartışmalar her daim olmuştur.”

Geçen sene 30 Ağustos 2019 tarihinde yazdığım “SAVAŞIN EKONOMİ POLİTİĞİ – I” başlıklı yazıdan bir alıntıyla başladım. Bu sene de aynı dileklerimle zafer haftamızı kutlarım. Ancak üzülerek gördüğüm şey o ki, kısır siyasi tartışmalar, takım tutar gibi parti tutan gürûhlar arasındaki gerginlik bizi en kıymetli değerimizden, yani millet olma bilincimizden uzaklaştırıyor. Bugün de, siyasi tartışmalar ve itiş kakışlara baktığımızda geçen seneden bu yana pek bir şey değişmemiş. Güncel olaylar üzerinden durumu örneklendireceğim. Sonra da bizim en büyük kaynağımızın ne olduğu sorusunu cevaplandıracağım.

MUHARREM HOCA VE ERKEN ÖTEN HOROZ

Son yazımda memleketimizde siyaset sahnesine çıkan yeni ama bir o kadar da eski yüzlerden bahsetmiştim. Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu AK Parti’de ikbal yolları (haklı ya da haksız bir şekilde olsa da) kesildiği için yollarına yeni ama bir o kadar da eski partiler kurarak devam etmişlerdi. Bu durumun başka bir örneği de Y-CHP’de yaşandı. Bugünkü yönetiminde ağırlıklı olarak bir mezhebin mensupları ile marjinal solcular, bir dönemin liboşları ve AK Parti’de ikbal şanslarını yitirmiş bazı zevatın bulunduğu Y-CHP’nin kendi fikir köklerinden koptuğundan, devletin kurucu partisinin misyon (kendine görev biçtiği hedef) ve vizyon (topluma ve dünyaya bakış) olarak başkalaştığından burada defaten bahsetmiştim. Bu durum CHP’nin “altı okla” somutlaşan ideolojisini ve kurucu lider Atatürk’ün hatırasını yaşatmak isteyen partililerin de çok hoşuna gitmemekteydi. Bir önceki seçimde Cumhurbaşkanı adayı olan ve bence de seçimde başarılı olan Muharrem Hoca bu tepki dalgasını kullanarak yeni bir başlangıç yapacağını açıkladı. Ancak açıklamasında bu temel değerler hakkında, nasıl bir ideolojik duruş içinde olduğuna dair hiçbir şey söylemedi. Zamanında sırf Özal’ı indirmek için halktan ödünç oylar isteyen Demirel gibi “Düşün peşime!” dedi, başka da bir şey demedi. Kamuoyunda hemen taraflar ikiye ayrıldı. İktidar taraftarları hararetle Muharrem İnce’nin hareketinden bahsederken, muhalefet taraftarları ise Muharrem İnce’nin ihanetinden ve “Beştepe’nin Adamı” olduğundan dem vurdular. Böylece her iki güruh da bizlere fikirsiz ve kör taraftarlığa dayanan tartışmaların güzel bir örneğini gösterdiler. 

DEVA ve Gelecek Partileri’nde olduğu gibi Muharrem Hoca da kendisine Y-CHP’de ekmek olmayacağını anlamış ki böyle bir harekete tevessül etmiş. Seçim 2023’te ama kendisi kendini Cumhurbaşkanı Adayı olarak sundu. Bence bu durum onu “erken öten horoza” benzetti. Ne diyelim, yolu açık olsun…

KARADENİZDEKİ GAZ REZERVLERİ – FİKİRSİZ TARTIŞMALAR

Sayın Cumhurbaşkanı’nın geçen cuma açıkladığı müjde Karadeniz’de 320 milyar metreküp hacminde bir doğal gaz rezervi bulunduğuna yönelikti. Yazılı, görsel ve sosyal medyada taraflar yine iki kutba ayrıldı. Bir tarafta iktidar yandaşları Türk ekonomisinin “çağ atladığından” ve Türkiye’nin “eksen ülke” olduğundan dem vururken, öte yanda muhalefet yandaşları da bulunan doğal gazın hiçbir önemi olmadığından, Türkiye’nin tarım mallarında bile dışa muhtaç olduğundan, bahsettiler. Hatta bazıları daha da ileri gidip, “aslında bu müjdenin aslı olmadığını” bile iddia ettiler. Pekiyi ben ne düşünüyorum? Bence her iki yandaş grubu da boş konuşuyorlar. “Nasıl?” mı? İzah edeyim: Türkiye’nin yeni bulunan bu doğal gaz rezervi kadar değil, Rusya kadar doğal gaz rezervi olsa bile, bu durum onun çağ atlamasına, eksen ülke olmasına ve “dünyaya nizam vermesine” sebep olmaz. Bu açıdan iktidar yandaşları boş konuşmaktadırlar. Öte yandan 320 milyar metreküplük doğal gaz rezervinin “önemli olmaması” gibi bir fikir ya cehaletle ya da art niyetlilikle açıklanır. Çünkü bu rezervler muhtemelen bir başlangıçtır. Hem Karadeniz’de hem Akdeniz’de yeni keşiflerin olması büyük ihtimaldir. Bu da enerjide dışa bağımlılığımızı azaltabilmek için önemli bir araç olacaktır. Bu bilgiler ışığında da muhalefet yandaşları boş konuşmaktadır. Gerçekleşmiş keşfin getirisi ve götürüsü nesnel bir şekilde ele alınmalı iken, yazılı, görsel ve sosyal medyada yine cahil güruhların taraftar sloganlarıyla kaplı tartışmalar izledik. Tıpkı 30 Ağustos Bayramı ve yeni siyasi hareketlerde olduğu gibi çapsız ve cahil kesimler fikirsiz tartışmalar yaptılar. Bu da zaten kişilik bölünmesi içindeki toplumumuzun bu problemini daha da derinleştirecek bir etki yarattı.

Doğal gaz rezervinin keşfi önemlidir. Ancak burada cevaplanması gereken bazı teknik sorular bulunmaktadır: İlk olarak bu rezervin çıkarılması için gerekli olan başlangıç yatırımı ne kadar olacaktır? Akabinde de doğal gazın çıkarılma maliyeti hakkındaki projeksiyonlar ne söylemektedir? İkincisi, dünyada doğal gaz ve benzeri fosil yakıtların arzı ve fiyatı yakın gelecekte ne olacaktır? Üçüncüsü, bu rezervi yabancı firmalarla mı (kulislerde ABD merkezli Chevron Firmasının ve Katarlıların ismi konuşulmakta, DMD), iktidara yakın yerli firmalarla mı çıkaracağız yoksa tamamen kamu eliyle mi işi halledeceğiz? Dördüncüsü, bu rezervlerin keşfi milletin cüzdanına ne kadar yansıyacaktır? Eğer bu soruları cevaplarsanız, işte o zaman, somut gerçekler etrafında farklı görüşlerin çarpışmasını gözlemleyebiliriz. Bunun dışındakiler, boş konuşmadan ibarettir.

TÜRKİYENİN EN BÜYÜK İKTİSADİ KAYNAĞI GENÇLERİMİZDİR

Bir ülkenin doğal kaynakları, kıymetli maden stoku ve üç-beş zengininin banka hesapları o ülkenin servetinin ve zenginliğinin ana kaynağı olamaz. Bu görüş 18’inci asırda kalmış Merkantilist Okulun görüşüdür. Bu görüş sömürgeci kralların ve onların etrafında bu krallardan nemalanan tefeci bezirgânların hayata bakış açısını yansıtır. Bugün bütün iktisatçıların ortak görüşü bir ülkenin serveti ve zenginliğinin ana kaynağının o ülkenin üretim gücü olduğudur. Üretim gücü ise temelde işgücüne, yani emeğe, dayanır. Emeğin üretkenliği de bilimsel düzey ve eğitim sisteminin verimliliği ile doğru orantılıdır. Tek başına doğal gaz ile “çağ açıp çağ kapamak”, “Osmanlı’yı ihya etmek” mümkün olsaydı Kazakistan, Nijerya, Libya, Venezuela gibi ülkeler dünyanın büyük güçleri olurlardı. Bizim her şeyden önce insan gücümüzün yani gençlerimizin kıymetini bilmemiz gerekir. Bunun içinde hem eğitimimizi milli hedeflere göre yeniden şekillendirmek hem de bilimsel üretimimizi uluslararası arenada söz sahibi olacak hale getirmeliyiz. Eğitimin ekonomi politiğini önümüzdeki birkaç yazıda sizlere sunacağım.

Zafer Bayramınız kutlu, Cumanız mübarek olsun.