BEN NESLİ

Canlılar âleminin en ileri basamağı insan, eşsiz bir yaratık. Kendini bilen, üretebilen, varlığın tümünü bünyesinde barındıran yegâne canlı. Zihinsel potansiyeliyle dünyayı, ruhsal potansiyeliyle ötesini anlamaya, yorumlamaya ve hayatını öğrendikleriyle yaşamaya çalışan eşsiz bir canlı. Var olduğu günden bu yana garip kaldığı yeryüzünde bilim ile görünen dünyanın kurallarını, vahiy ile görünmez âlemi keşfetmeye çalışmış.

İnsanın en önemli uğraş konusu kendisi olmuştur. Zira biyolojik yaşamın sürdürülmesi için zorunlu olan yeme içme ihtiyacı gibi, kendini bilmek ve hayata bir anlam vermek de duygusal ve ruhsal hayatımız için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla insan hayatı, maddi ve ruh varlığımızın, tamamlayıcı dengesi üzerine inşa edilmiştir.

Madde Varla Yok Arasında

Yakın Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi’nde (CERN) yapılan deneyde görüldüğü gibi, maddenin en küçük hali atomun parçalanması ile oluşan parçacıklar, görünen maddi yönleri ile görünmeyen enerji halleri arasında gidip gelmekte ve bu şekilde bir bütünü oluşturmaktadır. Yani madde kendi içinde hem varlığı hem de yokluğu barındırır. Böylece varlığın salt maddeden ibaret olmadığı, bilimsel olarak da kanıtlanmış oldu. Evrendeki her varlık hem vardır hem yoktur yani yok olmak için vardır.

Modern insanın çıkmazı, maddi gerçeğin, tüm hayatı kapsayacak kadar genişlemesi, mananın giderek zayıflamasıdır. Fizyolojik tatmin, ruh tatminini unutturuyor. Varlık tarafımızı yüceltmekten yokluk tarafımıza yabancılaşıyoruz. Bunun için ben neslinin yükselişine sahne oluyor dünya. Fertler, aileler, şirketler ve nihayet toplumlarda hızla kültürel narsizmin ayak sesleri yükseliyor. Oysaki yaşam süresi sınırlı olan insan; doğum ile ölüm arasına sığamayacak bir anlamla yüklüdür. Haz çağında maddenin esiri olan insan, aydınlanma amacıyla çıktığı anlam arayışından uzaklaşıp kendi hakikatinden ayrı düştü.

Oysa insan, yeryüzünde görüldüğünden bu yana hakikatin peşine düşmüştür. Kendini bilmeyi bilginin en önemli kazanımı gören Sokrates gibi Platon’un, mağarada kapalı kalan insanların, içeriye sızan ışıklardan hareketle dışarıda olup bitenleri anlamaya odaklanan hakikat yolculuğu devam etmektedir. Marx, hakikati üretim ve üretim araçlarında, Kierkegaard, felsefenin öngördüğü akılcılıkta, Freud, insanın içgüdü ve dürtülerinde aramıştır. Farabi, İbni Sina ve Gazali gibi filozoflar ise varlığın anlamını idrak için aklın yeterli olmayacağını savunmuşlar. Batılı filozoflar çoğunlukla insanın maddi varlığını tanımlama bilgisine, doğulular ise mana değerlerini tanıma düşüncesine yönelmişlerdir.

Akıl Yetersiz Kalır

Yoğun bir bilgi kirliliğinin yaşandığı günümüzde insanın aradığı, kendi özüyle buluşmak, ruh tatminini yakalayacak sosyal bir kişiliği yeniden geliştirmektir. Çünkü vermeye odaklanan bir hayat ve davranış düzenini yeniden canlandırmaya ihtiyacımız var. Bunun için doğuştan getirdiğimiz yıkıcı değil, yapıcı tarafın daha fazla beslenmesi zorunludur. Dolayısıyla sıkça tekrar ettiğimiz üzere şahlanmış olan maddi istek ve tatminleri yavaşlatacak bir gönül eğitimine acilen ihtiyaç vardır. Madde ile dolan dünyamızı boşaltıp aslına uygun mana ile doldurmamız zorunludur. İçine girdiğimiz amaçsızlık girdabından kurtularak hayata ilişkin anlam boşluğunu kapatmak durumundayız. Zira Kant’ın deyimiyle sadece akıl, hakikatimizi anlamakta yetersiz kalır. İnsanın aşkın bir güce bağlanması, inanma ve ait olma ihtiyacını gidereceği gibi ruh ve beden dengesini de koruyacaktır.

İnsanlık tarihinin her döneminde ihtiyaç duyulan kutsal dinlerin de yegâne amacı, insanın inanma ihtiyacını gidermektir. Son dönemlerde özellikle İslam Dini’ne ve onun yüce Kitabı’na yönelik saldırıların asıl hedefi, İslam’ı da diğer dinler gibi tahrif etmektir. Egemen güçlerin, fakir ve gelişmekte olan toplumlarda bireysel aidiyetleri yok etmeleri, tüketime odaklanan bir ben neslini yetiştirme ısrarları bunun içindir.