ALEVİLİĞE DAİR BAZI SORULARA CEVAPLAR

Alevilik konusunda başladığım yazı dizisini bitirmedim.

Alevilik konusunda başladığım yazı dizisini bitirmedim. Ama, daha ilk iki yazıda, birçok soruyla karşı karşıya kaldım. Bugün, soru soran okur ve arkadaşlarıma söz verdiğim gibi bu soruları cevaplamak istiyorum. Sonraki yazılarda yazı dizisine devam edeceğim.

Cevaplamak istediğim sorular şunlar:

-          Ocaklar ile Tarikatlar arasındaki fark nedir?

-          Bektaşiliği yerleşik olmayan göçebelerin tarikatı olarak tanımlamışsınız. Halbuki, Bektaşilik şehirli zümrelerin tarikatıdır. Burada bir yanlış yok mu?

-          Türkmen Şeyhi diye bir kavram olamaz. Türkmenler bir tarikat değildir, bir etnik gruptur. Türkmenlerin Beyi olur. Bu hatayı nasıl açıklayacaksınız?

-          Alevilik 1960’lardan sonra kullanılan bir kavramdır. Nasıl olur da, Anadolu Selçuklu ve Beylikler dönemlerindeki Türkmenleri Alevi diye vasıflandırırsınız?

-          Siz İslam tarihinde Allah tanımı hakkında bir tartışma olmadığını söylediniz. Ehl-i Tasavvuf’un tanımladığı Allah inancı ile İslam’ın geleneksel Allah inancı arasında bir fark yok mu?

-          Vahdet-i Vücut ile Panteizm arasında gerçekten bir fark yokmuş gibi görünüyor. Bunu biraz açar mısınız?

OCAK VE TARİKAT FARKI

Başladığım yazı dizisinde bugün kendini “Alevi” genel adı altında tanımlayan vatandaşlarımızın farklı süreklere (tarikat ibadetlerini içeren kurallar bütünü… Buna Osmanlı Türkçesinde erkân denir, Alevi kardeşlerimiz bunun öz Türkçesi süreği kullanır.) ve farklı silsilelere tâbi Ocaklara mensup olduklarından bahsetmiştim. Ocak kavramının “tarikat benzeri” bir kavram olduğundan da bahsetmiştim. Ocak aslında aile ve sülâleden daha geniş oymak veya oba gibi göçebe gelenekteki komünal Türk topluluklarının kendilerini tanımlarken kullandıkları bir kavramdır. “Kayı Ocağı”, “Çepni Ocağı” gibi… Ancak bu Türkmen boyları Müslüman olurken tasavvuf yolu ile Müslüman olmuşlardı, Gök Tanrı dininde her obada yol gösterici ve dini öğretici olarak bulunan Ataların (Korkut Ata gibi) yerini de Baba veya Dede dedikleri dini öğreticiler almıştı. Bunlar, tabii ki, daha önceki iki yazıda bahsettiğim tarikatlara mensup dervişlerdi. Bu göçebe topluluklar yerleşik hale gelinceye kadar kapalı bir topluluk yapısı içindeydiler. Yerleşik hale geldikten sonra da kapalı topluluk yapısı değişmedi. Bu durum tarikat süreklerinin de zaman içinde birbirinden farklılaşmış olmasına sebep olabilir. Bu yüzden “ocak” kavramı hem aynı oba ve aşiretten olan hem de aynı tasavvufi erkâna / süreğe bağlı olan insanları içeren bir kavramdır. Bektaşi Tarikatı dışındaki diğer Alevi Ocaklarına mensubiyetin soydan gelmesi de bu kapalı grup sosyolojisine bir delil teşkil etmektedir.

BEKTAŞİLİK, GÖÇEBELİK VE ŞEHİRLİLİK

İlk iki yazıda ancak Osmanlı’nın kuruluş dönemine gelebildik. Osmanlı Tarihi, aynı zamanda, büyük ölçüde Bektaşilik tarihidir de. Osmanlı’nın daha kurumsallaşmadığı, Cihan İmparatorluğuna dönüşmediği kuruluş dönemleri, aynı zamanda, Bektaşiliğin de kuruluş dönemleridir. Kuruluş dönemi ile kastımız daha erkânın net olarak belirlenmediği, mensupların devam ettiği farklı tekkeler arasında bir hiyerarşi, rol dağılımı ve ortak kuralların oluşmadığı dönemi kastetmekteyiz. Bektaşiliğin gerçek anlamda kuruluşu Sultan II. Bayezid döneminde Balım Sultan’ın Sulucakarahöyük’e (bugünkü Hacı Bektaş ilçesi) gelip posta oturmasıyla başlar. Ondan önce, kendilerini Hacı Bektaş-ı Veli ve halifelerine nispet eden farklı dergâhlar oluşmuştu. Örneğin Antalya Tekke Köyü’nde Abdal Musa Dergâhı, Balkanlar’da Dimetoka Dergâhı, Bulgaristan’da Sarı Saltuk Dergâhı, Eskişehir’de Battal Gazi Dergâhı gibi… Bazı Hacı Bektaş’a müntesip olduklarını söyleyen derviş ve babalar da göçebe Türkmen boyları içinde ve serhat boylarında akıncılar arasında bulunmaktaydı. Ömer Lütfi Barkan Hoca’mızın “kolonizatör dervişler” olarak tasnif ettiği bu dervişler, her ne kadar kendilerini Hacı Bektaş’a nispet etseler de, daha elde gerçek anlamda bir Bektaşi Tarikatı yoktur. Bu kurulduğunda, zaten devletin resmi tarikatlarından biri olarak şehirli bir mahiyet alacaktır. Ancak daha yazı dizimde o noktaya gelmemiştim.  Bir acelecilikle böyle bir eleştiri getirmek çok da insaflı değildir.

TÜRKMEN ŞEYHİ OLUR MU?

Bal gibi de olur. Eğer bir tarikat varsa, onda öğretici ve lider konumundaki kişilere genel olarak Şeyh adı verilir. Türkmenler kendi tasavvufi rehberlerine Baba veya Dede derler. Ben genel kamuoyu anlasın diye bu kavramı kullandım. Bir de, bahsettiğim şeyhler eğer Türk ise, Türk’e ait bir İslam anlayışını savunuyorsa, bunlara ne demek lazım: Elbette ki Türkmen şeyhi diyeceğiz.

KIZILBAŞLIKTAN ALEVİLİĞE

Elbette ki Alevilik kavramı yeni bir kavramdır. Esas olarak 14 ve 16’ıncı yüzyıllar arasındaki heterodoks İslam inancındaki Türkmenler kendilerini ocak adlarıyla tanımlarlardı. Safevilerin yükselmesinden sonra da kendilerine Kızılbaş demekteydiler. Bu terim başlarına giydikleri kızıl keçe börkten kaynaklanırdı. Doğrudur, Alevilik bugün kullanılan bir kavramdır. Ama takdir edersiniz ki, yazı dizisinde kronolojik sıralamada daha Kızılbaşlık tanımının olduğu yere bile gelmedik. Bu yazı dizisi Aleviliğin tarihsel ve toplumsal evrimini anlatmaya çalışıyor. Amacımız Alevi inancını veya Alevilerin kendilerini nasıl tanımladıklarını sorgulamak değil.

EHL-İ TASAVVUFUN ALLAH TANIMI FARKLI MI?

Bu konuda gelen soruda bir arkadaşım mealen İslam’ın “kulun / kölenin Allah’a teslimiyeti” temelinde yükseldiğini, bu yüzden hayatın insanlara Allah tarafından verilen bir imtihan olduğunu, bu imtihanın sonucunda kazananların Cennet’le ödüllendirileceği, kaybedenlerin de Cehennem’le cezalandırılacağını söylemişti. Sonra da, ehl-i tasavvufun Allah inancının bu imtihanı küçümsediğini, Cennet’teki ödüllerin yerine Allah’a manevi yoldan ulaşmayı amaçladıklarını, insanları “ödül ve ceza” yöntemiyle terbiye eden bir Allah inancından çok yaratılmışları sevgisiyle kucaklayan bir Allah inancını savunduklarını, öyle ki bu halde daha da ileriye gidip “Ene’l Hakk / Ben (Hâşâ) Hakkım” dediklerini iletti. “Bu durumda ciddi bir inanç farkı yok mu?”, diye sordu. Kıyamet gününe, ölümden sonra dirilişe, Cennet ve Cehenneme iman imanın şartlarındandır. Bunlara inanmazsanız mü’min olamazsınız. Dinin ana kaidelerinden birisi budur. Âmenna ve saddaknâ.

Eğer birisi çıkar ve “Cennet / Cehennem yoktur. Hepsi bu dünyadadır. Ölümden sonra hayat yoktur.”, derse o zaman dinden de çıkmış olur. Ehl-i Tasavvuf hiçbir şekilde bunu söylememektedir. Tasavvuf’taki mertebelerden biri razıyye (Allah’ın her tasarrufundan razı olmak ve isyan etmemek) ve diğeri merdıyyedir (Allah’ın o kişiden razı olması). Tasavvuf büyükleri için Cennet hevesiyle ibadet yapmak ve Cehennem korkusuyla haramlardan kaçınmak yine nefsani / bencil / çıkarcı bir davranıştır. Bu ham / olgunlaşmamış insanlara ait bir davranıştır. Bu yüzden Şeriat kuralları toplumun tamamına şamil olduğu için en az olgun, en alt bilinç düzeyindeki, en ham bireylere hitap edilecek şekilde belirlenmiştir. Ancak kendini riyazetle, nefis terbiyesiyle olgunlaştıran insanlar için Cennet’e ulaşma isteği veya Cehennem korkusu değil “Allah ne hüküm verirse ona razı olmak olgunluğu” önem kazanmaktadır. Onlara göre gerçek kulluk da böyle olur. Bunu bir kıssa ile anlatayım: Farklı yerlerde farklı kişilere ithaf edilen anonim rivayete göre, dervişin biri şeyhine gitmiş ve demiş ki: “Hocam, ben Allah’a dua ediyorum. Mahşer gününde benim vücudumu o kadar büyütsün ki, Cehennem’i kaplayayım. Sadece ben yanayım, diğer kulları kurtarayım.” Hoca kalender meşrep tabii… “Keh keh” gülmüş ve demiş ki: “Evlâdım, bu senin sözlerinde kibir var. Sen kim oluyorsun ki, Allah’tan bir şey istiyorsun? Bize nereye gir derlerse oraya gireriz, Cennet’e gir derlerse Cennet’e, Cehennem’e gir derlerse Cehenneme…”

İşte Ehl-i Tasavvufun bakış açısı Cennet’i ve Cehennem’i, ödül ve cezayı önemsememek değildir. Reddetmek hiç değildir. Daha üst bir olgunluk düzeyinde insanlar olarak, Allah’tan gelen her şeye razı olmak, belâ ve minnetlere Allahtan geldiği için razı olmak, Allah’a tam teslimiyet ve tam kulluktur. Bunun gibi ödül ve Cennet için değil, bizatihi Allah’ın rızasını kazanmak için amel edilir. Dolayısıyla temelde bir itikat farkı yoktur fakat farklı bilinç düzeylerinde yorum farkı vardır.

VAHDET-İ VÜCUT VE PANTEİZM

Panteizm “Allah’ın evrenin ruhu, evrenin de Allah’ın bedeni olduğu” düşüncesine dayanan felsefi bir ekoldür.  Tasavvuf terminolojisinde buna “vahdet-i mevcut / var olanların birliği” adı verilir. Vahdet-i Vücut ise mutlak varlık olan Allah’ın her şeyiyle tam, eksiksiz ve bütün olduğunu, diğer var olanların ise izafi varlıklar olduğu, mutlak bir gerçekliğe sahip olmadıkları anlamına gelir. Bu anlamda bütün var olanların mutlak varlık olan Allah’ın isim ve sıfatlarının bir yansıması, bir gölgesi olduğu söylenir. Bu anlamda galaksilerden toz zerrelerine kadar her şeyin kökeninde mutlak varlığın bir yansıması oldukları için bir oldukları söylenir. Bu iki bakış arasında ciddi bir fark vardır. Panteizm evreni Tanrılaştırırken, Vahdet-i Vücut ise insanın ve evrenin geçiciliğini ve faniliğini, gerçek ve mutlak varlığın ise Allah olduğunu söyler.

Umarım açıklayıcı olmuştur. Hayırlı Cumalar…