AKTİF SABIR

Gerçeğin liderliğinin zayıfladığı, suretin krallığının hüküm sürmeye başladığı modern çağda sabırdan ve onun sahibinden hızla uzaklaşıyoruz. Evde, trafikte, iş ortamında, siyasette kısacası hayatın her anında tahammül sınırlarımız daralıyor ve giderek diğerlerine katlanamıyoruz. Kendimize tahammülümüz de azalmış olacak ki, çeşitli psikolojik sorunlarla iç içeyiz.

Bütün mesele hayatın merkezinde yer alan insanı kontrol etmek ve ele geçirmektir. Peki, bu nasıl oluyor? Para ve güçle dünyayı, cinsellik ve tüketimle insanı işgal ediyorlar. Kendinin ve hayatın hakikatinden uzaklaştırılan insan, sanal dünyanın kölesine dönüşüyor. Mayamızda yer alan iyi, güzel ve doğruya yüz çevirip kötü, çirkin ve yanlışa yöneliyoruz. Üretmekten tüketmeye, merhametten duyarsızlığa, ötekinden bene, şükürden doyumsuzluğa, adaletten haksızlığa, sevgiden hazza ve sabırdan hıza yöneliyoruz.

Hız Çağının Hastalığı

Hız çağında asıl amaç insanı ölüm gerçeğinden uzaklaştırmaktır aslında. Zira ölüm gerçeği ile birlikte yaşamayı başaran insan, kendi hakikatine aşinadır. Bu aşinalıkla dünyayı ve ötesini, maddeyi ve manayı dengeler. Bu denge giderek bozulduğu için ruh sağlığımız da bozuluyor. Nitekim dünya dolusu işlerle uğraştırılan insan, nicedir kendisinden uzaklaştı. İnsan, en önemli gerçeği olan ölümden uzaklaşıp kendi hakikatinden ayrı düştükçe tek kanatlı kuş misali bunalıma düşer de hayatın semasında uçamaz.

Oysaki insan, külli bir bütünün vazgeçilmez bir parçasıdır ve ait olduğu bütünden uzaklaştıkça yalnız kalır. Yabancılaşır. Tükettikçe var olmaya çalışır, tahammülü azalır, hep daha fazlasını ister ve hız çağının en önemli hastalığının esiri olarak sabrı tükenir.

“Allah (C.C.) sabredenlerle beraberdir”(2/153) de biz kiminle beraberiz acaba? Hayatın tabii akışına teslim olmayı bırakıp sanal âlemin hızına teslim olmayı özgürlük zanneden modern çağ insanı, yaşamı bir bütün olarak dengeleyen, düzenleyen ve her şeyi yerli yerine koymayı sağlayan sabır nimetinden uzaklaştı. Başkasına teslim oldukça başta kendimiz olmak üzere ötekine tahammül edemez olduk. Ait olduğumuz bütünün, bize zerk ettiği ve bizi biz yapan, insan kılan boyamızı yitiriyoruz. İlahi kaynaktan aldığımız bu öz boyayı yitirdikçe sabırdan uzaklaşarak hız ve haz tutkunu bireyler haline geliyoruz.

Rıza Makamına Ulaşmak

Unutulmamalıdır ki sabır, psikolojik dengemizi koruyan güçlü bir silah ve kuvvetli bir öğretmendir. Mesele, öğrenici olmayı başarabilmektir. Bunun içindir ki genetik olarak dürtüsel davranışa meyilli olan, aklına eseni hemen yapan, diğerlerinin hakkını önemsemeyen, kolaylıkla kalp kıran insanların, özünde sabrın yer aldığı bir gönül eğitiminden geçmeleri arzu edilir. Aslında sabır, razı olma becerisi, rıza makamına ulaşma çabasıdır. Bunun için Yaradan’ın esmalarından biridir. Ve sabır, parçası olduğumuz bütüne yönelmenin, o yolda olmanın ve O’nunla birleşmenin, en güçlü yol haritasıdır. Dergâhlara odun taşıyan, çilehanelerde derin düşüncelere dalan dervişlerin yaptığı da budur. Dolayısıyla günümüz modern çağ insanı, hayatın bütün hızına ve debdebesine rağmen bazen durmalıdır. Adeta ara vermelidir hayatına. Böylece kendi yaşamına bakması, nereden gelip nereye gittiğine odaklanması, kendine kulak vererek hemhal olması ve kâmil bir insan olma yolculuğunun neresinde olduğuna dikkat kesilmesi gerekli ve önemlidir. Böylece kendi mikro hayatını makro hayatın önüne geçirmekten vaz geçmelidir.

Günümüzde adeta kutsanır hale gelen anlık tatminin ve acelenin egemen olduğu sanal bir yaşamdan, tüm kutsal dinlerin işaret ettiği kendini tanıma ve bilme arayışının egemen olduğu bir hayata doğru böylece yol alabiliriz. Zira sabrın da acelenin de bizi yaklaştıracağı yerler bellidir. Sabrın sonu selamet, hızın sonu felakettir. Olup biten her şeyi kabullenen, pasif ve tembelce bir duruştan değil aksine yaşananlardan öğrenme malzemesi çıkaran, yanlışa ve zulme sessiz kalmayan aktif bir sabırdan söz ediyoruz.