AFRİKA AÇILIMINA SÜREKLİLİK KAZANDIRMAK

Bu yazı kaleme alınırken 3. Türkiye-Afrika Ortaklık Zirvesi geniş bir katılımla "Birlikte Kalkınma ve Refah için Güçlendirilmiş Ortaklık" teması ile İstanbul'da gerçekleşiyordu.

Bu yazı kaleme alınırken 3. Türkiye-Afrika Ortaklık Zirvesi geniş bir katılımla “Birlikte Kalkınma ve Refah için Güçlendirilmiş Ortaklık” teması ile İstanbul’da gerçekleşiyordu. Zirveden önemli beklentiler var. Öncelikle Türkiye-Afrika Zirvesi hem Türkiye’nin düzenlediği zirvelerin üçüncüsü olması hasebiyle bir kararlılığı ve sürekliliği vurguluyor ve Afrika Zirveler geleneği içerisinde yerini alıyor. Özellikle iki uç iş birliği modeli arasına sıkışmış Afrika devletleri için bu süreklilik vurgusu, yani Türkiye’nin Afrika’daki varlığının kısa erimli olmayacağına yönelik beklenti son derece önemli. İkinci olarak, bu zirvenin Türkiye’nin Afrika açılımını bir yakınlığa dönüştürerek derinleştirmesi bekleniyor. Zirvede ele alınan 2022-2026 Eylem Planı ile zaten bir ruhu olan Türkiye-Afrika ilişkilerine ekonomi, güvenlik, eğitim, kültür, sağlık vb. sektörel alanlarda çok boyutlu ve birbirini güçlendiren iş birliği yol haritası ile somut bir omurga oluşturulması umuluyor. Bu omurga Türkiye’nin Afrika açılımının sivil toplum-devlet iş birliğine ve gönüllülüğe dayalı olması nedeniyle çok aktörlü bir nitelik taşıdığına yönelik eleştirileri de azaltabilir, daha da önemlisi Türkiye ve Afrika ülkeleri için çok mühim olan fonksiyonel iş birliğini, kazan-kazan temelli ortaklıkları daha etkili hale getirebilir.

Zirve diplomasisi

Meraklı okuyucuların fark edeceği üzere Afrika’da var olma iddiası taşıyan ülkelerin Afrika Zirveleri düzenleme gelenekleri var. Zirve diplomasisini Afrika ile ilişkilerini kotarmak için ilk kez devreye sokan aktörün Fransa olması, Paris’i ilişkilerin “yatırım” ayağını öne çıkararak Londra’nın takip etmesi bu açıdan hiç şaşırtıcı değil. Sonuçta o günlerde mesele sadece Afrika ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmaları ve Avrupalı eski kolonyal güçlerin yeni bağımsız devletlerle ilişkilerini yeniden tanımlayacak daha az kolonyalist, daha az oryantalist görünen bir platform bulma istekleri değildi. Batı, Soğuk Savaş içerisinde Üçüncü Dünya’nın, bu arada da Üçüncü Dünya’nın parçası olan Afrika ülkelerinin hem küresel ve bölgesel platformlarda hem de ulusal zeminde karar verici olarak yeni bir rol oynadığını görüyor ve bu rolü- özellikle de rakipler yani Sovyet Rusya ve Çin sahadayken ve cazibe araçlarını kullanırken- daha az tehlikeli, daha kontrol edilebilir tutmak istiyordu. Bu yüzden de Afrikalı liderler, halklar ve ulusların gözleri önünde sergilenen hangi merkezin daha çekici olduğu/olacağı rekabetine katıldılar.

Cazibe yarışı

Biliyoruz ki Soğuk Savaş Afrika’da kazananı tam da belli olmayan bir oyun gibi sona erdi ama Afrika için bir cazibe merkezi olma yarışı sona ermedi. Hatta Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile kıta ve etkili Afrikalı aktörler Körfez, Hint Okyanusu, Akdeniz gibi çevre alanlarda güvenliğin yönetilmesi rekabetinin bir parçası oldular. Bu rekabet, kıtaya Soğuk Savaş’ın Afrika ülkelerine bıraktığı mirası da hatırlatıyor: Anımsanacaktır Soğuk Savaş’ın şiddetli rekabeti Afrika ülkeleri, halkları ve liderleri için kontrol edilmediği takdirde ayrı ayrı düzlemde çok hoş sonuçlar doğurmuyordu. Bugün bu mirasın yansıması, Afrika ülkeleri için bir risk yönetim meselesi olarak ilişkilerini çeşitlendirme isteğidir. Rusya ve Çin, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi bugün de eski kolonyal merkezlerle kurulan bağlılık için bir alternatif sunuyorlar ama bu alternatifin hem bedeli hem de riski var. Bedeli açık; oryantalizmden, Afrikafobi/ Afrika korkusundan kaçarken stratejik borçlanma tuzağına düşmek. ÇHC’nin Afrika’daki etkinliğinin başarısı ve sınırlılıklarını uzun uzun tartışmak burada amacımız değil. Kovid 19 tedbirleri kapsamında Omnicon öncesi sonrası değişmeyen gerçeklik Afrika’ya bir kara delik muamelesi yapılmasıydı, kimilerine göre Pekin de bu muameleyi Afrika’ya reva gördü. Bu etik tartışmanın dışında Çin Afrika ilişki modelinin ticarete dayalı karşılıklı bağımlılık ve pazarın güçlendirilmesinden ziyade bir alan kapatma işlevi gördüğü, hatta biraz hasetle Batılı kaynaklar tarafından “yeni yağmacılık” olarak adlandırıldığı biliniyor. Çin’e yönelik satış ve borçlanmaların hedefi ne olursa olsun, Pekin’in Afrika’yı Batılıların zor hasat toplayabileceği bir bahçeye dönüştürme isteği kıtayı ve Afrika ülkelerinin hâkim olduğu küresel platformları Batı-Çin rekabetinin bir parçası yapıyor. ABD’nin ÇHC’ni sınırlamak için Asya-Pasifik dışında araçlar arayacağı bir dönem gelirse Afrika’nın bundan olumsuz etkilenmesi mümkün görünüyor.

Çeşitlendirme isteği

Benzer bir sorun Rusya ve Rusya’nın sağladığı güvenlik araçlarıyla da ilgili. SIPRI verileri Rusya’nın silah satışının yaklaşık yüzde 18’inin 2016-2020 yılları arasında Afrika’ya gittiğini gösteriyor. Ancak bu veri Wagner grubu gibi Rusya ile bağlantılı görünen aktörlerin Afrika’da hükümetler dahil çatışan taraflara sağladığı doğrudan desteği içermediğinden Rusya’nın Afrika’daki varlığının gücünü anlamamız için sınırlı. AB’nin ve Almanya gibi AB ülkelerinin Fransa liderliğindeki operasyonlara veya Afrika ve Afrika Birliği ile geliştirdiği ikili ilişkilere yaptığı katkının rakipler karşısında Batı’nın pozisyonunu güçlendirmediğini görmek için Libya ve Mali’ye bakmak yeterli. Dolayısıyla Afrika, Afrikalı devletler arasında ve devlet içi çatışmalarla da sınanırken bu iki model arasında bir büyük güç çatışmasının tarafı olmaktan kendini kurtarabilecek yeni ortaklar arıyor.

Türkiye’nin Afrika açılımı

Türkiye-Afrika açılımının detaylarını bilen uzmanlar Türkiye’nin Afrika ile ilişki modelinin bu iki ucun dışında ılımlı bir orta yol önerdiğini, bunu da kapsayıcılığın, bütüncüllüğün, bölgeselciliğin ve kazan-kazan amacının altını çizerek yaptığını söylüyor. Kapsayıcılık ve bütünsel yaklaşım tüm kıta ile iyi ilişkiler geliştirmeyi, tüm sektörlerde Afrika’nın ihtiyaçlarını da gözeterek ilerleme sağlamayı, kimseyi dışlamamayı amaçlıyor. Bu tür bir yaklaşımın finansman ve insan kaynağı gerektirdiğini biliyoruz. Bu noktada sivil toplum-devlet iş birliği, gönüllülük, Afrika-fobisinden uzak bir kültürel alana sahip olmak, insan kaynağı ve dinamik üretim-hizmet sektörü Ankara’nın işini kolaylaştırmış görünüyor. Bu açıdan Türkiye-Afrika ilişki modeli ılımlı olabilir ama gelişme hızı açısından nevi şahsına münhasır bir başarı hikayesi. Yine de bölge üzerinde rekabetin güçlenmesi, kutuplaştırıcı retoriğin bölgedeki çatışmalar üzerinden Afrika’ya ithal edilmesi Türkiye’nin işini zorlaştırabilir. Kutuplaşmanın yönetilmesi zorunluluğu Türkiye’nin savunma sanayine yönelik bölgede ilginin artması ile pareler biçimde güç kazanıyor. Bu noktada son Afrika Zirvesi sonuç bildirgesinde ortaya konan fonksiyonelizm, Afrika’yı iklim değişikliği ve post-kovid dönemine geçiş ile ilgili küresel yönetişimde sesi duyulur hale getirmeye verilen katkı Türkiye adına zamanlaması oldukça iyi düşünülmüş adımlar. Bu tür bir çerçeve arabuluculuk faaliyetleri için de koruyucu bir ruh görevini görebilir. Türkiye’nin Afrika ülkelerinin hassas meselesi olan egemenliğe saygı konusunda bölge ile ters düşmediği de biliniyor.

Ayrıca bölgede rekabet içerisindeki aktörlerin -başta da Körfez ve AB ülkelerinin – yorgun düşmüş olduğu bir gerçek. Unutulmamalı, son Zirve Sonuç Bildirgesi’nde Filistin ile ilgili yapılan vurgu, İsrail’in İbrahim Anlaşmaları bağlamında Afrika’da açtığı bölümün başarıya ulaşmadığını bize gösteriyor. Bu da şaşırtıcı değil zira geçtiğimiz yıllarda özellikle Kuzey ve Doğu Afrika’yı kapsayan hırslı politikalar Körfez ve Doğu Akdeniz mücadelesi için istenilen sonuçları vermedi. Bu bağlamda Körfez-Doğu Akdeniz ekseninde yaşanan yakınlaşmalar şimdilik Türkiye-Afrika ilişkileri için kolaylaştırıcı bir fırsat penceresi açıyor. Aslında İstanbul’da gerçekleşen Ortaklık Zirvesi hem Ankara’nın hem de Afrikalı aktörlerin bu fırsat pencerelerini değerlendirmekte ve riskleri yönetmekte hevesli olduğunu kanıtlıyor.