O BİR ARTKOLİK

Röportaj Salı 29 Ekim 2019 03:00

Türkiye'de son yıllarda iş dünyasında yaşanan büyük dönüşümün en önemli parçasını, "kadınların ayak sesleri" oluşturuyor. O kadınlardan Nazlı Keçili.

O BİR ARTKOLİK

Fotoğraf: Şafak GÜVEN

Türkiye’de son yıllarda iş dünyasında yaşanan büyük dönüşümün en önemli parçasını, “kadınların ayak sesleri” oluşturuyor. O kadınlardan Nazlı Keçili. Kültür ve sanatı daha ulaşılabilir kılmak amacıyla, 2012 yılında Artkolik'i kurarak, sanatı, eğitim alanına da taşımayı başarmış. Artkolik’te bugün, sanat üzerine teorik ve uygulamalı olarak birçok atölye ve seminerler düzenleniyor. Onunla da kalmıyor... Çağdaş sanattan tarihe, siyasetten felsefeye, psikolojiden edebiyata, heykelden resme, kültür-sanat gezilerinden çocuk etkinliklerine birçok farklı teorik ve uygulamalı eğitim ve aktiviteyi bünyesinde barındırıyor. Keçili hem kendisini hem de Artkolik’i anlattı..

Nazlı Keçili kendisini nasıl tarif eder?

Mesleki olarak verimli olmaya, üretici olmaya çalışan bir insan olduğumu söyleyebilirim. İnanmadığım bir şeyi anlatmakta zorluk çekerim.. Bu nedenle hep inandığım şeyleri yapmak isterim. Dolayısıyla reklamcılık sektöründe çalışırken biraz zorlandım. Ama şu an eğitim sektöründe olmaktan çok memnunum. İçine sanatı kültürü de kattığınız zaman çok muhteşem oluyor.

Peki, Artkolik’in hikayesi nedir?

Aslında ilk etapta bir web sitesi olarak başlayıp, genç sanatçılara destek vermek istedik. Ama sonrasında farklı alanlara da kaydık ve sadece site olarak kalmadık. Artkolik, Charles Saatchi’nin kendisi için söylediği bir söz. Öyle de bir kitabı var "Ben Bir Artkoliğim" diye.. Oradan çıktı aslında artkolik. Bu şekilde tanındık ve kaldı. Bu gerçekten yaptığımız işi ifade eden bir isim. Artkolik, sanat ağırlıklı başladı ama bilginin her dalını artık işliyoruz. Eğitimi bünyemize kattık. Öncelikle ben de açıkçası eğitim konusunda çok keyif aldığımı fark ettim. Bir de dergimiz vardı, artık sadece online olarak devam ediyoruz; sanat, kültür, tarih konuları.. Özellikle şimdi kişisel gelişimi de kattık felsefe gibi. Edebiyatın yanı sıra sanatın bütün dalları ve teori derslerimiz de var, çağdaş sanattan sanat tarihine.. Aynı zamanda aşağıda bir heykel stüdyomuz var, heykel, resim, seramik orada da heykel yapıyoruz.

Çocuklara bir takım resim ve onun gibi eğlendirici dersler de koyabiliyoruz.

"RESİMDEN ANLAMAK İÇİN RESSAM OLMAK ZORUNDA DEĞİLSİNİZ"

Ben şuna inanıyorum, hani insanların şöyle klişe bir lafı var; "Ben sanattan anlamıyorum dolayısıyla onu gezmeyeyim ya da bakmayayım ya da satın almayacaksam niye geleyim?" Hala bugün bizim çevremizde de bunu söyleyebilen insanlar var, "Ben niye geleyim almayacağım" ya da "Param yok" diyen. Sen almak için gelmeyeceksin, sen vizyonunu açmak için geleceksin, bakış açını değiştirmek için yeni bir bilgi edinmek için geleceksin. Bizim ülkemizde sanat alanında gelişmemiş olmamızın sebebi de bu. Yani buna bir bilgi olarak bakmıyorlar. İlla ressam olmak zorunda değilsiniz resim sanatından anlamak için.

Farklı yollardan farklı projeler üreterek insanları sanata, bilgiye, kültüre alıştırmaya çalışıyoruz aslında. Çocuk turları yapıyoruz, örneğin Contemporary’ye (Contemporary İstanbul) yaptık, bienale yaptık ve inanılmaz talep oldu. Bir kere gelince herkes bir daha gelmek istedi. Çünkü gerçekten de çok yaratıcı interaktif bir tur yapıyoruz.

Çocuklara gidip de şu resmin adı şu demiyoruz. Çocukları içine katıp, anlamalarını sağlamaya çalışıyoruz. Resim nasıl anlanır? Resim midir? Heykel midir? Yerleştirme sanatı mıdır? Çünkü şimdi artık sanatın çok dalı var. Bunları anlatarak, çocuklara sanatçının ne anlatmak istediğini düşündürerek birçok taraftan bakış açılarını değiştiriyoruz.

"ÇOCUKLAR AVM'LERDE TÜKETİM ODAKLI HAYATIN İÇİNE OLUYOR"

Çünkü bakış açısını değiştirdiğiniz ya da birçok bakış açısından bakabilmeyi sağladığınız zaman gelişiyor beyin. Bunun için çocuk atölyeleri koyduk, çok da keyifli oldu. Şimdi bienal bitene kadar katılmaya devam edeceğiz.

Cumartesi günleri ebeveynler çocuklarını götürecek yer bulamıyor çoğu zaman, bu çok sıkıntı. Benim de iki tane çocuğum var. Çocuklar alışveriş merkezlerine gitmek istiyorlar.

Orada da yapabilecekleri en sağlıklı şey sinemaya girmek..  Sonrasında bir yerde yemek yiyorlar ya da dolaşıyorlar; yani çok tüketim odaklı bir hayatın içinde oluyorlar.

Dolayısıyla ben de her cumartesi çocuklara cazip gelebilecek birtakım projeler yapmaya karar verdim. Kendi çocuklarımı da onunla yönlendirmek istiyorum.

Örneğin Dolapdere'de çok güzel galeriler açıldı. Bu galerilere gidip, bir gezi yapıp, onun sonucunda bir yerde yemek yiyip cumartesileri bitirmek çocuk için çok sağlıklı bir plan.

Ancak evet çocuklar sıkılıyor zaman zaman; "anne inanamıyorum gene mi geldik müzeye" diyor ama kafalarında kalıyor.

Bir yere gittiği zaman o çocuk onu almış oluyor.

Anladım ki ilk başlarda ben de çocuk sahibi olduğumda "ben boşa konuşuyorum galiba" diyordum, sonra baktım çocuk almaya başladı.. Ufak ufak geri dönüşlerini aldığım zaman yılmadan tamam dedim, ben duvara da konuşuyor gibi hissetsem de devam ediyorum ve bir şeyler alıyorlar... Bence eğitim de böyle bir şey.

"ANNE BABALAR DA EĞİTİM ALMALI"

Eğitim sadece çocuklara mı?

Eğitim, hayatın her anında olmalı çünkü sonu yok.. Birincisi çok klasik bir söz olacak ama anne babaların da kendisini eğitmesi çok önemli. Biz burada daha çok seminer odaklı çalışıyoruz. Elektronik dünya ile ilgili birtakım seminerler düzenliyoruz, çünkü bugün çocuklarımız artık bu konuda bizden çok ileri durumda.

Bazı dersler var, o dersin ne olduğunu anne babalar bilmiyor. Bunu öğrenmeliyiz ki çocuğun ne dediğini ya da hocasının ne dediğini idrak etmeliyiz. Zaten "ben bu işten hiç anlamam, al sen şu telefonu ne olur yap" diye birine gitmemeliyiz. Artık yaşımız ne olursa olsun gelişen teknolojiyi, elektroniği öğrenmemiz gerekiyor, dolayısıyla ebeveynleri de eğitmek için bu konuda dersler de koyuyoruz. Tam da bu noktada Artkolik'i, insanları akademik olarak değil, sosyal olarak biraz geliştirmek, biraz bilgilendirmek, biraz arayışlarını bulmak, mutlu etmek, vizyonlarını geliştirmek için kurduk diyebilirim. Öyle de devam ediyoruz.

Seminerlerden bahsetsek..

Örneğin zorbalık diye bir şey var çocuklar arasında, korkunç bir şey. Ben de liseyi İstanbul’da okudum, bizim hayatımızda da bütün okulda bir zorba çocuk çıkardı. Şimdi bütün okulda üç tane normal çocuk çıkıyor.. Öyle bir problem var; kimin gücü kime yeterse. Zorbalıkla ilgili seminerler yapıyoruz. Ben psikoloji seminerlerini de önemsediğim için pedagog Olcay Güner'le çalışıyorum; Arkabahçe Psikolojik Gelişim ve Danışmanlık Merkezi’nden. Klinik psikolog.  Doktor Güner’le ortak projeler yapıyoruz. Çocuklarımızı nasıl eğitiriz bu anlamda diye. Çünkü biliyorsunuz çocuğa eğitim kadar anne, babayı da eğitmek lazım ki çocuk zorbalığa yeltenmesin. Çünkü her şey evde başlıyor. Yani kesinlikle anne babadan gelen aileden gelen problemlerden dolayı oluyor bu tip şeyler. Dolayısıyla onları çok önemsiyoruz.

Bazen gazeteci arkadaşlarıma söylüyorum; ne olur bu konuya dikkat çeksinler diyorum. Bu çok ciddi bir problem. Öğretmenlerimizin de zorbalık konusunun farkında olması çok önemli.

Bu gerçekten çok büyük bir problem her okulda. Bu zorbalık illa itiş kakışla olmuyor. Eskiden filmlerde görürdük; Amerikan filmlerinde bir çocuğa omuz attığını.. Bu öyle değil ki. Kızlar arasında oluyor, dersle alakalı oluyor, uyuşturucu ile alakalı oluyor; korkunç bir uyuşturucu furyası varmış.

Geziler de yapıyorsunuz, eğitici..

Balat turu yapıyoruz, İstanbul turları yapıyoruz ve İstanbul’un gerçekten mistik yerleri, İstanbul’un Mistik Ruhu diye bir turumuz var. Gazeteci Ersin Kalkan ile yapıyoruz. Çok güzel, insanlar bitmesin istiyor. Şimdi Mevlevihaneler yapacağız, Sinagoglar, Kiliseler...  Çünkü ben hep şunu diyorum; aslında okullarda din dersi değil, dinler tarihi dersi okutulmalı. Ben şimdi çocuklarımın derslerine bakıyorum, evet çok güzel ahlaklı şeyler anlatıyor hocaları; ahlaklı insan olmayı. Ama dinler tarihi okutulmalı. Geçmişten bugüne insanlar neye inanmış? Neye inanmak istemiş? Neler yanlış? Yanlış derken, nereden evrilmiş gelmiş bu noktaya, dinler çıkmış? Öyle inanıyorum. Dolayısıyla İstanbul’da yaşıyoruz biz bilmek zorundayız Kiliseleri de Sinagogları da. Bu bir bilgidir, onlara da saygı göstermeliyiz. Bir de bilgi sahibi herkesin biraz etrafına bilgi vermesi gerektiğini düşünüyorum. Bir eğitimci ruhuyla dolaşması.. Ülkemize bunu yapmak zorundayız. Bizim borcumuz, bence ülkeye ve gençliğe.

Kişisel gelişim..

Yapıyoruz tabii ki. Çocuk ve büyükler için var; kişisel gelişim, astroloji ve konstellasyon ilişki. Yani konstellasyon diye bir şey var; konstellasyonu astroloji bilgileri ile birleştirdik.

Çünkü astroloji bilimsel bir şey geçtiğimiz gün onun eğitimleri vardı. Kişisel gelişim yapıyoruz. Son senelerde dersler yerine tekli eğitimler popüler olmaya başladı. Mesela Türk Resim Sanatı, Çağdaş Resim Sanatı.. Bunlar çok güzel 3 sene öncesine kadar popüler derslerdi. Şimdi onlar tekli. Ama ben ne yapıyorum, mesela Sanat Tarihinde Kadın diye bir başlık koyuyorum ve sanat tarihinde sadece kadın. Ama Mimar Sinan’ın eserlerini Osman Erden hoca anlatıyor. Mesela Osman Erden ile Sanat Tarihinde Kadın’ı yaptık. Sanat tarihinde kadının yeri neydi? İlk yarısında onu anlatıyor, sonra kadın sanatçılara geçiyoruz.

Çünkü biliyorsunuz ilk sanat tarihinde kadın bir obje olarak kullanılırken sonra feminist dönem var ve kadın sanatçılar. Genel Sanat Tarihi dersi yerine, Sanat Tarihinde Kadın dediğimiz zaman çok daha fazla insanın dikkatini çekiyor.

Kadınlara yönelik pozitif ayrımcılığınız var okuduklarımda da onu görüyorum. Özel bir sebebi var mı?

Evet, biraz var galiba. Şöyle, ben tek çocuğum. Çok yakın ilişkimiz vardır benim annem babamla. Erkek çocuğu gibi yetiştirdi babam beni diye düşünüyorum, ama aslında hiçbir zaman erkek çocuğu özlemi çeken bir adam değildi. Yani kadınlar da her işi yapar anlamında erkek çocuğu gibi yetiştirdi diyorum. Dolayısıyla bir kere kadın ve erkeğin farklı olmadığını, hatta kadınların daha üstün olduğunu düşünüyorum. Ve bunu da 40 yaşımı geçtikten sonra daha iyi anladım. Çocuk sahibi olduktan, iş dünyasında yaşadığım tecrübelerden de bunu anladım.

Biliyorsunuz bizim dönemimizde yani 2000’lere gelene kadar ya da 95’lere, Türkiye’de krizler 20 yılda bir olurdu. Bir iş adamı hayatında bir büyük kriz görürdü. Ben şahsen 10 kriz falan gördüm.. Hem kendi krizlerimi hem iş anlamında hem ekonomideki. Yani bizler öyle bir nesiliz ki ben ve benim yaşımda 5 aşağı 5 yukarı olan arkadaşlarım hep aynı şeyi konuşuyoruz. Aslında çok tecrübeliyiz, çok büyük krizler geçirdik. Bu anlamda ben kendi özel hayatımdaki, yani babamın ajansı döneminde yaşadığı şeylerle de çok şey gördüm. Örneğin "çok büyük adam" denilen insanlarla tanıştık, çalıştık çok yakınımızdaydı.

Ama onlardan hiçbir insanlık, adamlık, büyüklük görmediğim için benim yaşımda bunu söylemek erken görülse de, Mevlana’nın "Nice insanlar gördüm üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm içinde insan yok’’ sözünü ediyorum. Benim çok inandığım bir sözdür ve onu tecrübe ettiğimi düşünüyorum. Örneğin annem çok güçlü bir kadındır. Kadınların ruhen de daha güçlü olduklarını düşünüyorum birçok şeyde. Dolayısıyla evet biraz kadınları desteklemek istiyorum. Kızların okuması gerekliliği ise tartışılmayacak derecede düşündüğümüz hepimizin ortak konusu. Ama kadınların ayağının yere basması gerektiğini düşünüyorum. Yani bir iş sahibi olsun, hobi sahibi olsun.. Çalışmıyor olabilir ama üretmeli..

Yaşanmışlıkları geride bıraktığınız sürece, ne söyler Nazlı Keçeli arkasından gelenlere?

Şöyle söyler; eğitim çok önemli ama sadece körü körüne eğitim değil. Aile eğitimi, tarih eğitimi.. Bunlar çok önemli, yaşadığımız yer, çevremiz, ailemiz çok önemli.. Aile değerleri çok önemli. Bunları önemsemeliyiz diye düşünüyorum. Ailemizi, aile değerlerimizi, büyüklerimizi, büyükleri dinlemeliyiz, çünkü öğrenecek çok şey var onlardan. Çocuklarıma hep diyorum; evet biz buradayız, arkanızdayız, güven veriyoruz size her zaman ama tek başınıza olabilecek kadar güçlü olmalısınız. Ve öyle olmaları gerektiğini düşünüyorum. Ben bunu bire bir yaşadım çünkü.. Çok güçlü bir babanın kızı olarak kendimi çok yalnız hissettiğim dönemlerim oldu. Dolayısıyla kendi çocuklarıma da onu söylüyorum. Benim anneannem de derdi; "Biz böyle değildik, bizim de annemiz babamız vardı"

Onun gibi kızlara hep "Ayağınız yere bassın tek başınıza kaldığınızda yapabileceğiniz bir mesleğiniz bir işiniz olsun" diyorum. Gidip "Ben babamın işini yapacağım, işletme okuyacağım bunları yapmayın. Yaptığınız iş zevk aldığınız bir iş olsun" diyorum. Bazen küçük kızım doktor olmak istiyor. Ama çok şey, her şey olmak istiyor.. “Yaparsın onu da yapabilirsin” diyorum. Senin mesleğin piyano ve şarkı olmayabilir. Vokal dersleri alıyorlar örneğin, onu da yapabilirsin diyorum. İlk olarak “Ayağını yere basabileceğin güçlü, yaptığın işte çok iyi yapacağın bir işin olsun diyorum ve onu gerçekten seviyorsan yap” diyorum. Duyarlılık dediğim gibi benim için çok önemli çocuklarıma da onu söylüyorum. Bir de kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma. Yani çocuklarımızı yetiştirirken bu da okullarda duvarlara bile yazılmalı bence. Çünkü ancak o zaman medeni bir dünya yaratabiliyoruz.

Rol modeliniz kim?

İş dünyasında babam olabilir. Yaşam olarak annem. Annem ayağı yere basan, çok olgun, yapıcıdır, yıkıcı bir kadın değil. Dolayısıyla o benim için çok önemli, yani yapıcı olmak. Çünkü babam daha fevridir. Babam bence çok akıllı bir adam, ondan yaşayarak öğrendiğim çok şey var.. Ama rol modeli olarak dediğinizde bence kombinasyon. Aslında "şu benim rol modelim, aynı onun gibi olmak istiyorum" diyebileceğim biri yok. Çünkü hatalarını gördüğüm büyüklerim var, onların hatalarından ben ders almaya çalışıyorum aslında.