'KOREOGRAFİLERİM MODERN BİR DİLE SAHİP'

Röportaj Cumartesi 30 Kasım 2019 09:01

Flamenko geleneğini New York'tan Hindistan'a, Meksika'dan Japonya'ya uzanan geniş bir coğrafyada tanıtan Maria Pages, İstanbul'daki gösterisinden önce uzun sanat yolculuğunu gazetemize anlattı

'Koreografilerim modern bir dile sahip'

SEMA SEZEN

Tüm dünyanın “sonsuz kollu dansçı” olarak tanıdığı María Pages, topluluğu ile birlikte bu akşam (30 Kasım) Cemal Reşit Rey Konser Salonu’na konuk olacak. Sanatçı, “An Ode To Time” (“Zamana Övgü”) isimli gösterisiyle İstanbullu izleyicilerin karşısına çıkacak. Pages'e hakkında merak ettiklerimizi sorduk.

-“An Ode To Time” gösterinizi İstanbul’da ilk kez sahneleyeceksiniz. Sizden bu gösteriyle ilgili biraz bilgi alabilir miyiz?

“An Ode To Time” fikir, koreografi, hareketler, felsefe dünyası, ritim ve metaforlar arasındaki mükemmel karışımdan doğdu. İnsanın varoluşundan bugüne hassas bir dengede düzenlemeye çalıştığı çağdaşlık ve karşıtlarının koreografik bir yansıması da diyebiliriz. Geçmişle gelecek, emirler ve ihlaller, arzular ve gerçeklikler, parlak bir gelecek ve zorluklarla dolu bir geçmiş, anın bütünlüğü ve yaşananların yapaylığı arasındaki çatışmaları anlatıyor. Büyük bir bale gösterisinin bir parçası gibi. Sahnede 17 kişi olacağız. 9 dansçı ve 8 müzisyen. Bu alanda duayen bir arkadaşım bir defasında “dansçı öldüren” bir parça hazırladığımızı söylemişti. Ve bu doğru. Çok güçlü bir ritmi var, gösterinin sonuna doğru da bu alçalan ve yükselen ritimler tavan yapıyor. Sonunda mutluluktan havalara uçuyoruz, aşk sarhoşluğu yaşıyoruz.

-Sizin Flamenko koreografilerinizin, dans dilinizin modern ve benzersiz bir tarzı var. Bu yenilikçi yaklaşımınıza dair aldığınız tepkiler nasıl?

Benim koreografilerim modern bir dile sahip çünkü Flamenko geleneği, tıpkı diğer gelenekler gibi, zaten modern. Modernlik, bizim o geleneği, kendimizinkileri ya da başkalarınınkileri hareketlendirme kapasitemizle ilgili. İnsanlık dahilinde hepimizin bir yeri var.

-Peki, nasıl bir çevrede büyüdünüz? Dans ve müzik, ailenizin, yaşamınızın bir parçası mıydı?

Katalonya’da dünyaya gelen ve 1940’ların İspanya’sında okumak üzere kendilerini Sevilla’da bulan matematik profesörü bir babanın ve iş insanı bir annenin kızıyım. Benim Flamenko koreografı olmam da büyük annem ve büyük babamın etkisi vardır. Sevilla’da birbirlerine aşık oluyorlar ve evlenince orada yaşamaya karar veriyorlar. Sevilla Flamenko kültürünün özüdür, şehrin her köşesinde, her evde, her kutlamada bu havayı soluyabilir ve hissedebilirsiniz. Flamenko bir yaşam biçimidir.

-Dans ve hayata dair esin kaynaklarınız neler?
Flamenko hayatla ve hayatın getirdikleriyle birebir ilintili organik bir sanat. Flamenko olsun olmasın tüm sanat formlarında olduğu gibi çok yüzlü yapısının merkezinde dans var. Flamenko’nun merkezinde dans olsa da müzik, edebiyat, heykel, resim, tiyatro hepsi Flamenko’nun şiirselliğini ve dramaturjisini besliyor. Sevgiden, saygıdan, arkadaşlıktan, cömertlikten, sadakatten, zekâdan çok esinleniyorum ve ne şanslıyım ki tüm bu değerleri eşim, aynı zamanda gösterilerimin yaratıcı ortağı El Arbi’de buldum. Onunla çalışmayı çok seviyorum çünkü ondan başka kimse benim hayal dünyamı, benim yaratıcı arzularımı nasıl yorumlaması gerektiğini tam olarak anlayamıyor.

-Dünya çapında çok önemli isimlerle çalıştınız. Nobel ödüllü Jose Saramago, mimar Oscar Niemeyer, koreograf Mikhaïl Baryshnikov ve hepimizin hayran olduğu Plácido Domingo… Bu işbirliklerinden biraz bahseder misiniz?

Evet, sanat dünyasından çok önemli isimlerle işbirliklerimiz oldu. Onlardan birçok şey öğrendim ama hatırımda her zaman şu vardır: Bu dünyada yalnız değiliz, büyümenin en iyi yolu takım halinde çalışmak. Plácido Domingo benim için de çok özel bir isim. İspanya operasının en önemli figürlerinden ve en değerli seslerinden… “Oyeme Con Los Ojos” (Hear Me By Your Eyes – Beni Gözlerinle Duy) gösterimde bize katılmış ve bir şiiri seslendirmişti. O şiirin kaydında onunla çalışmıştık. Onunla olmak çok heyecan verici. Sesine ve kişiliğine hayranım.

"KONSANTRASYON İÇİN 10 DAKİKA YALNIZ KALIYORUM"

-Sahne öncesi özel bir ritüeliniz var mı?
Özel bir şey yapmıyorum. Sadece gösteri öncesinde konsantre olabilmek için kulisimde 10 dakika yalnız kalmak istiyorum. Gösteriyi her gün yapsak da tabii ki provalar da benim için çok önemli.

-Türkiye’ye daha önce farklı gösterilerinizle gelmiştiniz. İstanbul’da ilk kez sahneleyeceğiniz bu yeni gösteriniz öncesinde nasıl hissediyorsunuz?

Türkiye’de hiç yabancılık çekmiyorum, kendimi evimde hissediyorum. Aynı ışığı, aynı kültürü, Akdeniz kardeşliğini paylaşıyoruz. O nedenle tekrar geleceğim için çok mutluyum. Herkesi gösterimize bekliyoruz. Dilerim ki sanatseverler, yetenekli müzisyen ve dansçı arkadaşlarımla sunacağımız her dakikanın tadını çıkarırlar.

-İleride gerçekleştirmek istediğiniz projeleriniz neler?
Şu anda iki proje üzerinde çalışıyoruz. Bir yandan Madrid’de kurduğumuz Maria Pagés Choreographic Center of Fuenlabrada isimli koreografi merkezinde genç koreografları ağırlıyoruz. Onların araştırma yapması, yaratıcılıklarını geliştirmesi ve formasyon kazanması için çalışıyoruz. Bir yandan da kaybettiğimiz insanlığımızı ve sınırları tema alan gösterimizin koreografisinin son fazındayız, onu hazırlıyoruz.